27/05/2025

Karanlık ve aydınlık

Kerem Yeğinboy-İnsan zihni tamamlanmak üzere savaşan bir labirenttir. İçindeki vahşeti bastırarak, saflığı korumak isteyen. Tuzaklar kurar yola, yalan tuzakları. İçindeki saflığı sadece yaşatmak için, masum hissetmek için. Hayatımız boyunca aslında kendimize yalan söyleriz. Bilinçaltı ile, karanlık ile aydınlık arasındaki kapıyı aralamamak için. İnsanın tamamlanabilmesi için, vahşetle yani karanlık ile aydınlığı birleştirmesi gerekir. O zaman insan gelişebilir, büyüyebilir ve kendi olabilir. Bilinçaltına erişmek ne kadar tehlikeli olsa da, gelişimimizi tamamlayabilmemiz için gereklidir. Bilinçaltına erişmenin en etkili yolu kendi düşünce adımlarınızı takip etmek. Nereden ve nelerden doğduğunu bilmek ve bunların her birinin beyninizin savunma mekanizması olan yalanlar olduğu fark edecek kadar karanlığınızı fark etmek. İnsanın içinde nefret ve vahşetin doğmaması imkansızdır. Hayatta her insan sevgi kadar sevgisizliği de görür, tanık olur, yaşar ve hisseder. İnsanın rasyonel duygu bütünlüğü terazinin iki tarafının da nötr olacak şekilde sabitlenmesi ile gerçekleşir. Hem iyiliğini hem de kötülüğünü adil bir şekilde benimseme gücüne erişebilen bir insan olgunlaşır. Bilinçaltı farklı maskeler altında her gün bizimle konuşur. Farklı kimliklere, olaylara ve hislere bürünür. Kendini saklar. Temelinde dürtüler ve saf duygular yatar. Özellikle bilinç nefreti saklamayı tercih eder. Çünkü nefret şiddeti ve yıkımı doğurur. Yani üst bilinç saf sevgiye tutunmak isterken alt bilinç nefrete tutunmak ister. Bilincin oynadığı en büyük oyun suçlama oyunlarıdır. Kendi hislerinin başkalarının hisleri ile karıştırmayı yeğler. İnsan bu yalanları her gün tekrar tekrar kendisine söyler. Döngü büyük bir farkındalık ve kabulleniş ile kırılmaz ise üst bilinç kendini savunmaya son ana kadar devam eder. İnsan psikolojisi karanlığı ve aydınlığı ile eşsiz bir derinliğe sahiptir. Bu derinliği üst bilincin adaptasyonu etkilemez. Her insan oldukça karışıktır. İki taraflıdır, çift kimliklidir ve kimse eylemleri ile olmasa bile hisleri ile masum değildir. İnsan psikolojisini tamamıyla anlayabilmek için ortalama bir insan ömrü yeterli değildir. Yalnızca temel psikolojiyi çözebiliriz. Bu da bize varoluşsal ve kişisel sorunlarımız da kendimiz için cevaplar bulmamıza olanak tanır. Çoğu insan karanlığını benimseyemediği için varoluşsal tamamlanmaya erişemez. Bilinçaltı yüzeye hiçbir zaman çıkamaz. Bu da insanın suçlamaları ve getirisi olan olumsuz görüleri ile birleşerek derin bir mutsuzluğa sebep olur. Derin ve kalıcı bir mutluluk yalnızca tamamlanmış bir psikolojik bütünlük ile sağlanabilir. Hayatta üst bilinci yani egoyu besleyen hiçbir başarı, alt bilinci etkilemez. Dolaylısıyla gerçek mutluluğa erişmenin tek gerçek yolu psikolojidir. Bilinçaltı ve bilinç üstü arasındaki savaşı sonlandırmak insanın varoluşsal görevidir, çünkü evrimin tek yolu ikisi arasındaki barışa bağlıdır. İnsanın en derin dürtülerinden biri hayatta kalmak ile beraber nihai mutluluğa erişmek ise, insanın kendi ile yüzleşmesi, zihninin oyunlarına karşı galip gelebilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak insanın şu anda bulunduğu tam bu nokta olan sıfır noktası, insanın temel dürtüleri ve arzularının eseridir. Geri kalan manipülasyonlar dışarıdan değil, aslında içeridendir. İnsanın en büyük devrimi kendi gerçekliği ile barıştığı ve bütünleştiği zaman gerçekleşir. O zaman insan en güçlü haline, en yüce haline gelebilir. Yani insan nefretin den de sevgi kadar güç alır. Bu durumda insan varoluşunu yalnızca iyi veya kötü değil, iyi ve kötü yapar. Karanlık dürtüleri, hisleri, nefreti ve sevgisi ile. Karanlık kadar aydınlıkta önemlidir, aydınlık kadar karanlıkta. Sıfır noktası nihai dengede, yani ikisinin de tam farkındalık ile benimsendiği zamandadır. İnsanları sevelim ya da sevmeyelim, oldukça derinliği olan canlılar olduğumuz bir gerçektir. Bizi suçluluk duygusuna iten dogma düşüncelerdir. İyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi. İnsanın kendi zihninin bu kadar güvenilmez olduğunu fark etmesi tehlikelidir çünkü varoluşunu temelden sarsan radikal bir gerçekliktir. İnsan özünde kendi zihnine bile güvenemiyor, duygularından ve dürtülerinden dolayı kendini sevemiyor, hayatı boyunca kendi varoluşu ile savaşıyor. Bunun üzerine anlayamadığı benliği ile başka insanları anlamaya ve kendi sahip olamadığı hisleri hissetmeye çalışıyor. Gerçekten yorucu bir savaş. Modern insanlık tarihindeki belki de en büyük savaş, tıp, psikoloji, din ve bilim arasında gerçekleşti. Yarattığı farkındalık ve psikoloji tarihinde devrim açan çalışmaları ile bana ilham veren Sigmound Freud’un bilinçaltı ve hipnoz çalışmalarına teşekkür ediyorum, her bir bireyin psikolojisinin kendisinden zeki olduğunu, kurnaz olduğunu anlamasını ve aslında herkesin ne kadar benzer sorunları yaşayarak, benzer psikolojiye sahip olduğunu anlamasını umuyorum. Sevgiler, esen kalın.    

27/05/2025

Kudüs ve Hamas çatışması

Kerem Yeğinboy-Üç büyük İbrahimi dini için de kutsal mekanları barındıran Kudüs’ün din ve sınır savaşları binlerce yıldır sürüyor, sadece gerekçeleri artıyor. Günümüzdeki İsrail sınırındaki Filistinli mülteci sorunları, filistinin devletinin kurulup kurulmayacağı, son 30 yıldaki barış görüşmelerinin hiçbiri işgal altındaki Batı Şeria daki Yahudi yerleşimlerindeki çatışmaları dindirmemesi, iki tarafın Kudüs’ü paylaşıp paylaşmayacağı ve yaklaşık 20 yıldır süren Netanyahu’nun kutuplaştırıcı anti- mülteci politikaları, 2006 dan beri Gazze’nin kontrolünü ele geçirmiş olan Mısır’daki Müslüman Kardeşler Örgütü’nün Filistin kanadı olarak 1987’de kurulan Hamas Partisi ve askeri ayağı olan İzzeddin El Kassam tugaylarının İsrail’deki terör saldırılarının ve silahlanmasının gittikçe artması zaten fay hattı üzerinde seyreden özellikle din ve sınır savaşını kırılma noktasına itti. Hamas’ın doğuşu, ideolojisi ve yükselişi Hamas Partisi,  İsrail’i tanıyan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün aksine hiçbir zaman barış görüşmelerinin fayda sağlayacağını düşünmedi ve barış görüşmelerine yanaşmak yerine silahlanmayı seçti. Sonucunda uluslararası kamuoyu ve AB tarafından terör örgütü ilan edildi. 2000 yılından beri binlerce İsrailli sivilin ve askerin ölmesi ve yaralanmasına sebep olan terör eylemleri gerçekleştirdi. 2006 seçimlerinde hamasın manifestosu işgali sona erdirmek için silahlı eylemleri kullanmaya hazır olmaktı. Parti 1988 siyasi programında Filistin’in asla Müslüman olmayanlar tarafından etrafı çevrilebilecek bir İslam ülkesi olamayacağını ifade etmekte ve Filistinli Müslümanlar için Filistin’in kontrolünü İsrail’den almak adına kutsal bir savaş vermenin dini bir görev olduğunu söylemekteydi. Bu tespit 1988 yılında İsrail’i tanıyan Filistin Kurtuluş Örgütü ile Hamas’ı çatışma noktasına getirdi. Hamas 2006 seçiminden beri sosyal hizmetler, siyasi yapı ve askeri kanadı El Kassam Tugayları ile silahlanmaya ve güçlenmeye devam etti. Kudüs savaşı ilk İsrail- Arap savaşı sonra Filistin savaşı ve son 10 yıl içinde Hamas savaşı haline geldi. Batı Şeria’daki çatışmalar İsrail’in uzun süredir düşmanı olan İran tarafından desteklenen Hamas birliği ve Lübnan’ın Hizbullah birliğinin çıkarlarına oluyordu. İsrail’in kargaşasından yararlanıyorlardı, İsrail’de ülke içinde derinden bölünmüş durumdaydı. Hamas yöneticisi Ali Baraka’nın açıklaması İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin de iştirak ettiği Aksa Tufanı’nın 2 yıldır planlandığını belirtmişti. İsrail Hükümeti 1947 deki kuruluşundan beri Kudüs’ün tamamının başkenti olduğunu iddia ederken, Filistinliler hala doğu Kudüs’ün gelecekteki bir Filistin devletinin başkenti olacağını iddia etmekte. Doğu Kudüs gerginliği ve antlaşmalar 1948 Arap- İsrail Savaşı’nda Ürdün’ün eline geçen Doğu Kudüs, 1967 Altı gün savaşından sonra İsrail’in eline geçmişti. İsrail güçleri ABD ve Birleşik Krallığın silah yardımları ile 1967 yılında 6 gün savaşı ile Tapınak Dağı, Ağlama Duvarı, Mescid, Aksa, Kutsal Kabir Kilisesi gibi kutsal mekanların çoğunlukta olduğu Doğu Kudüs’ü başta Ürdün olmak üzere “Arap İttifakı”ndan Mısır, Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Lübnan, Tunus, Sudan, Fas ve Cezayir güçlerinden alarak topraklarını dört kat büyütmüştü. İsrail savaş sonrası Suriye’de Golan Tepeleri’ni ve Filistin’in Gazze Şeridi ile Batı Şeria topraklarını ele geçirmişti. Osmanlı ve Statü Antlaşması 1852’de Osmanlı Padişahı Sultan Abdulmecid’in fermanı ile belirlenen Kudüs statüsü, İngiliz Mandası dönemi ve Ürdün döneminde de devam etti. “Statüko Antlaşması” maddelerine göre Yahudiler ve Müslümanlar aynı bölgede ibadet edebilecekti. “Statüko Antlaşması dokuz ortak dini mekanın topluluklar arasındaki yetki anlaşmasıydı. Ancak 2003 yılında İsrail hükümeti aldığı tek taraflı kararla statükoyu açıkça ihlal ederek, Mescid-İ Aksa’yı fanatik Yahudilerin baskınlarına açmıştı. Ardından burayı Yahudilerin ibadet ettiği geniş bir alana dönüştürdü. 1994 yılında İsrail ve Ürdün arasında “Barış Antlaşması” imzalandı. Bu antlaşmayla Ürdün, Mısır’dan sonra İsrail ile ilişkilerini normalleştiren 2.Arap ülkesi olmuştu. Barış antlaşması Ürdün’ün bölgedeki özel rolünü kabul edip yalnızca Müslümanlara özel bir ibadet bölgesi haline getirdi. Belirli saatlerde İsrail vatandaşları da giriş-çıkış yapabilecekti. Filistin Merkezi İstatistik Bürosu kayıtlarına göre Doğu Kudüs’te hala 208.000 Filistinli yaşamakta… İç çatışmalar Günümüzde Yasallığını koruyan “Statüko Antlaşması” ve Uluslararası kamuoyuna göre doğu Kudüs hala İsrail’in kontrolü altında fakat bölgede yalnızca Müslümanların ibadet etmesine izin var. Yahudi vatandaşlar için gün içinde belirli giriş çıkış saatleri olmasına rağmen ibadet izni yok. Bu durum en çok koyu sağcı kesimi oldukça rahatsız etmekte. Doğu Kudüs’te yer alan İslam’da en kutsal 3.bölge olarak kabul gören ve Yahudi dini içinse “Tapınak Dağı” olarak en kutsal bölge varsayılan El Aksa Camisi 1967 yılında beri İsrail güçleri kontrolünde. İsrail ve Hamas’ın arasında büyük bir gerginliğe sebep olan 2021 El Aksa (Al Haram Al, Al Aqsa) Camisi baskınları dahil çokça çatışma, baskın ve provokasyon ve terör eylemi gerçekleşti. Bölgedeki çatışmalar en çok Ramazan Ayı ve Fısıh Bayramı haftası içerisinde şiddetleniyordu. Müslüman gruplar örgütlenerek bölgede ibadet etmek istiyordu fakat Statü Antlaşması’na göre Ürdün hükümeti bölgeyi yönetmekteki tek sorumlu yetkili makamdı. Çatışmaların azalması için hiçbir hükümet sorumluluğu hiçbir zaman üstlenmedi. Çocuklar ve yaşama hakkı 7 Ekim savaşı ülke içinde ve dışında yıllardır süren ihmalkarlıkların ve dini kullanan iç ve fırsatçı dış örgütlerin çıkar anlaşmalarının sonucu olarak patlak verdi. Başka insanların sorunlarının sorumluluğunu da önündeki koca bir gelecekten ve yaşamdan mahrum bırakılan küçük kızlar ve oğlanlar üstlendi. 21. Yüzyılda insanlığın hala bu kadar geri kalmış olması, artık gelişmediğimizi hatta belki de gerilediğimiz düşündürüyor. Umarım insanlar hayatta yaşam dan daha değerli ve saygın hiçbir kavramın kabul görmemesi gerektiğini ve yaşama hakkın en değerli ve en büyük hakkımız olduğunu anlarlar. Bu gelişmişlik seviyesine kaç bin yıl sonra geliriz bilmiyorum ama empati yeteneği olan insanların acı çektiğini ve insanlıktan umudunu kaybetmeye başladığını biliyorum. Umalım ki özellikle masum ölümleri bir an önce sona ersin… KAYNAKLAR https://www.egeligazete.com/yasam/israil-filistin-sorunu-nasil-basladi-2.html https://www.egeligazete.com/dunya/kudus-catismalari-neden-siddetlendi.html https://www.egeligazete.com/dunya/israilin-arap-ulkeleriyle-normallesme-sureci-aksa-tufani-operasyonundan-nasil-etkilenir.html https://www.bbc.com/turkce/articles/cnd85d3gg4jo https://tr.wikipedia.org/wiki/Kud%C3%BCs https://tr.wikipedia.org/wiki/Binyamin_Netanyahu https://www.kudusturizm.com/kudus-tarihi/ https://www.youtube.com/watch?v=w0q5RSYDd8c https://www.youtube.com/watch?v=F2Hu8iOvTys https://www.aa.com.tr/tr/dunya/mescid-i-aksanin-osmanli-doneminde-belirlenen-statukosu-hala-gecerli-mi/2576206 https://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fu_Kud%C3%BCs https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0srail-%C3%9Crd%C3%BCn_Bar%C4%B1%C5%9F_Antla%C5%9Fmas%C4%B1 https://www.aksam.com.tr/yasam/dogu-kudus-neresi-onemi-ne-filistin-haritasi-nasil/haber-688354  

27/05/2025

Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik

Kerem Yeğinboy- 1769 yılında İngiltere’de darbe ile gerçekleşmeyen tek devrim olan Sanayi Devriminin etikleri tüm Avrupa’da sürerken, feodalite ve monarşi çöküş devrine girmiş, feodalite Avrupa’nın bazı bölgelerinde çoktan ortadan kalkmıştı. Fransa 18.yüzyılda 30 milyona yakın nüfusu ile Avrupa’nın en kalabalık ülkesiydi. Daha büyük bir nüfus, gıda ve tüketim malları için daha büyük bir talep taratıyordu. Toprak sahipleri, soylular ve orta sınıfın yükselişi, Roma Katolik kilisesine bağlı olan yönetim şeklinin seklinin öncelikle düşünürler ve yazarlar tarafından sorgulanmasına sebep olmuştu. Devrim tamamlandığın da 18.yy da Fransa’nın en büyük rakipleri olan İngiltere ve Rusya dahil İrlanda, Alman devletleri, Avusturya toprakları ve İtalya gibi değişiğim isteyen devletlerinde isyana sempati ile bakmasına sebep ve umut oldu. Rene Descartes, Benedict Spinoza, John Locke, Voltaire, Jean Jacques Rousseau, Montersquieu gibi teorisyen, filozoflar, edebiyatçılar ve ekonomistler sosyal eşitsizliğin ortadan kalkması için ideal demokrasinin temellerinin nasıl atılması gerektiği üzerine kitaplar yazıyor, yüksek ilgi ile Fransız halkı tarafından takip edilerek halk içinde devrimin ilk ideolojik ateşini yakıyorlardı. İngiltere’de yeni buluşlar, ekonomik ve toplumsal değişmeler 1600’lerde iç savaşa yol açmış, kralın egemenliği sınırlandırılmıştı. Parlamentonun varlığıyla, krallık yönetimi meşrutiyet biçimini almıştı. Fransa’da ise meclis 175 yıldır toplanmıyordu. Fransa 1700’lere kadar Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biriydi, 1700’lerde ise yönetim biçimi iyice köhneleşmişti.  Dönem değişiyor, ortaçağ zihniyeti ile yönetiliyordu. Fransa’nın maden kaynaklarının yetersizliği, devrim ve Napolyon dönemi Sanayi Devrimini yakalamasını geciktirmişti. 1789 Fransız Devrimin temel ilkeleri olan Kardeşlik, Eşitlik ve Özgürlükten yola çıkarak Avrupa’da bir devlet yönetimi ilk de Roma Katolik Kilisesi ve monarşinin etkisinden çıkarak halk darbesi ile Cumhuriyeti kurmuştu. Köylülerden zanaatkarlara, yeni güçlenmeye başlamış olan sanayicilerden tüccarlara herkes ayaklanmış, sayıları gittikçe artan zenginler yani burjuvazi soyluları(tüccarlar, imalatçılar, toprak sahipleri) ve krallık yönetimine karşı başkaldırmıştı. Devrim uzun ve sancılı bir yolculuktu, tam 12 yıl boyunca çatışmalara ve binlerce sivilin hayatını kaybetmesine sebep oldu. Yasama, yürütme ve yargı tek adamdan meclise ve halka bağlanmış, halkın seçme hakkı ile eşitlik ve demokrasinin ilk adımları atılmıştı. Fransa hükümeti 18.yüzyılda eğitim ve demokrasi kurumları dahil devlete bağlı olan tüm kurumlarda sosyal birlikte ve eşitlik için dini objeleri yasaklamıştı. Yahudi takkeler, haçlar ve başörtüleri monarşi ve ayrımcılığın bir simgesi olarak görülüyordu. Devrim öncesi devlet büyük bir ekonomik krizin ve sosyal eşitsizliğin içinde sadece toprak sahibi soylu burjuvazinin hak ve güç sahibi olduğu, kralın otokrasisi altında yönetilse de son söz tamamen Roma Katolik Kilisesine aitti.  Kral halkından habersiz, saraydakiler zenginlik içinde yaşarken halk ağır vergiler altında eziliyordu. Devrim sırasında genç bir komutan olan Napolyon Bonapart’ta halk içindeki ayaklanmayı ve yeni rejimi destekliyordu. Komutanlık başarıları sonucunda iktidara geldiğinde de Napolyon yasalarında devrimin temel maddelerine sağdık kalmış, eşitlik ve demokrasinin devletin yapı taşları olması gerektiğini savunmuştu. Avrupa’nın büyük bir kısmını Fransa sömürgesi haline getirip 1799’da ilk 1.konsül ve ilk devlet başkanı olarak başladığı siyasi kariyerini Fransa ve İtalya Kralı olarak bitirene kadar… Napolyon 12 yıllık devrimin sona erdiğini ila etse de, devrimi yeni biçimlerde tüm Avrupa’ya yayacaktı. Napolyon kendi imparator olsa bile devrimin temellerine sadık kalmış sömürge altındaki Avrupa ülkelerinde de geçerli olan Napolyon yasalarını ayrımcılık karşıtı demokrasi üzerine kurmuştur. Bu ikilemi de tarihte en çok tartışılan figürlerden biri haline gelmesine sebep olmuştur. Avrupa’nın ilk Cumhuriyeti yani devleti Fransa’da doğmuş olsa da devrim ideolojisi ve başarısı dünyada ve Avrupa da sosyal ve ekonomik eşitsizliğin temeli olarak görülen feodalite ve monarşinin çökmesine öncü olmuştur.  1789 Yurttaş Hakları Bildirgesi ile Avrupa’da insan haklarının yürürlüğe girmesini sağlamıştır. Kadın-erkek eşitliği, evliliğin laikleşmesi, eşcinsel hakları, azınlık hakları, seçme hakkı sağlanan haklardan sadece birkaçıdır. Feodolizm kaldırılırken eski tarikatlar bastırılmış, Fransa’da kölelik kaldırılmış, erkek nüfusunun yarısından fazlası oy kullanma hakkına sahip olmuştu. Fransız Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis bildiri halk egemenliğini kabul ederek “İnsanlar özgür doğar, özgür yaşar ve yasalar önünde eşittir” diyordu. Kilisenin ve soyluların elinden toprakları alında ve ayrıcalıkları kaldırıldı. 20 Haziran 1791’de kral ve kraliçe kaçma girişiminde bulunmuş, Fransa’nın doğusunda Varennes’te yakalanarak Paris’e geri getirilmişti. Kral ve ailesinin Fransa’ya bağlılık göstermeyişi, halkın onlar olmadan da ülkenin yönetilebileceği yolundaki düşüncelerini güçlendirdi. Kral tarafından Bastille Hapishanesinde tutuklanan isyankar devrimciler Paris halkı tarafından serbest bırakıldı, Kral “bu bir isyandır” diye haykırırken, saraylılardan birinin yanıtı ise şuydu “Hayır efendimiz, bu bir isyan değil devrimdir.” Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve laiklik kavramları her ne kadar dini özgürlük karşıtı olarak görülmüş olsa da, devrimciler tarafından dinin özgür olarak yaşanabilmesi için gerekli olan tek adım olarak varsayılmıştır. Dinin devlete zarar vermeden, manipülasyon dışı  özgür yaşanmasının tek anahtarlığının özerklik, yani provakasyon dışı kişisel hayat içinde yaşanması olarak görülmüştür. Napolyon kendini kral ilan ettiği taç töreninde tacının Papa tarafından takılmasını reddetmiş, kendi takmıştır. Ama törende Papanın yer almasını da sağlamıştır. Napolyon’un Avrupa’daki hakimiyeti Cumhuriyet rejiminin demokratik ideolojisinin Avrupa’da yayılmasının kolaylaştırmış, Avrupa’da monarşi karşıtlığının yükselmesine yardımcı olmuştur. Fransız Devriminin temellerini attığı Cumhuriyet’in temelleri günümüzde hala büyük bir tartışma konusu. Demokrasi, eşitlik ve özgürlük için hala aynı adımları mı takip etmeliyiz? Avrupa’da çoğu ülkede hala başörtüsü dahil dini objeler eğitim ve devlet kurumların da yasak. Dini objeler hala toplumsal ayrıştırma için bir provakasyon, cumhuriyet için bir tehdit olarak görülüyor. Atatürk ilk 1923 anayasası ile ilk cumhuriyetin temellerinin atarken, Avrupa’nın 600 yıllık tarihinde attığı adımları demokrasinin ideal adımları olarak gördü, gelişmiş devletlerde olduğu gibi güçlü bir devlet anlayışının gelişebilmesi için geleceğe dönük radikal kararlar almak zorunda kaldı. Güçlü devlet anlayışı ve eşitlik adına alınan kararlar totaliter eşitlik doğrultusunda, ayrımcılıktan uzak olmak zorunda görüldü. Günümüz de bu kararlar hala gücünü koruyor. Hala kanunlar ve yasaklar ile din özerkleştirilmeye, devlet den uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Monarşinin getirdiği ayrımcılık ve eşitsizlikten hala daha ilk günkü kadar korkuluyor, çoğu ülkede devlet hala daha oluşturulmaya çalışılıyor. Türkiye’deki seküler rejim onlarca yıl boyunca Ortadoğu devletleri için bir rol model olarak görüldü. Müslüman devletlerde demokrasi ve çağdaşlık için bir umut ışığı olarak görülüyordu. Son 20 yıl içinde rejim hükümet tarafından temellerinden sarsılıncaya kadar, gelen hükümetler Kemalizm çatısı altında halkın ayaklanmalarına rağmen ısrarla seküler yapıyı bozmama kararı almıştı. Halkı ne olursa olsun koruyabilecek tek yapı olan devletin, yani halkın babasının değişimi hem bizi, hem de tüm hayatımızı değiştirdi. Peki eşitlik, özgürlük ve kardeşlik yapıları altında iyi bir yönde mi değiştik, yoksa bu kavramlardan daha da uzaklaştık mı? 18.yüzyıldaki düşünür ve devrimcilerin salt fikirleri devlet temelleri ve demokrasinin oluşumu için doğru olup olmadığını 21.yüzyılda en net anlaması gereken ülkelerden

27/05/2025

Bahçeli aylar sonra ilk kez konuştu: Herşeyin bir vakti vardır, o vakit hızla yaklaşmaktadır

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 4 Şubat’ta rahatsızlanmasından bu yana ilk defa konuştu. Ülkücü Şehitleri Anma Günü’nde konuşan Bahçeli Türkiye Yüzyılı vurgusu yaptı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ülkücü Şehitleri Anma Günü programına katılfı. Bahçeli, aylar sonra ilk kez burada konuşma yaptı. Partisinin grup toplantısının olduğu 4 Şubat’ta rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan ve 6 Şubat’ta kalp kapakçığı ameliyatı olan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ankara Kızılcahamam’da yer alan Ülkücü Şehitler Anıtı’nda gerçekleşecek olan Ülkücü Şehitleri Anma Günü etkinliğine katıldı. Konuşmanın satırbaşları şöyleydi: Gerek inanç ve itikadımız mucibince, gerekse de tarih ve kültür değerlerimiz çerçevesinde şehitlik en yüce makamın adı, en yüksek mertebenin tarif ve taltifidir. Karanlıktan medet umanlar elbette tarihin harabelerinde unutulmuşluğa terk edilmişken şehitlerimiz aydınlık saçan ahlaki ve şerefli mücadeleleriyle yaşadıkları çağın ve zamanın üstüne çıkmışlardır. Alemde hiçbir hakikat gizli kalmayacağına göre aziz şehitlerimizin kutlu miras ve emanetleri de dünya durdukça dilden dile, nesilden nesile anlatılacak, aktarılacak, minnetle paylaşılacaktır. Ülkücü şehitler fedakarlık nişanesi, kahramanlık timsalidir. Onlar büyük ve güçlü Türkiye’yi misyon olarak akıl ve vicdanlarında somutlaştıran serdengeçti yüreklerdir. Hiçbir şehidimiz, hiçbir gazimiz günübirlik bir hayatın, gelip geçici heveslerin taliplisi ve takipçisi olmadı. Vatana, millete ve davaya bağlılıkları mukadder ve muhakkaktı. Fazilet, feragat, feraset ve fehametle pekişmiş fani hayatlarını ülkü, ülke ve ilkelerine adamışlardı. Fildişi kulelerine değil kahramanlığın zirvesine tırmandılar. Türkiye Yüzyılı vurgusu Gerçekten her şeyin bir vakti vardır. O vakit hızla yaklaşmaktadır. O vakit Türkiye Yüzyılıyla simgelenmekte, yeni bir milli birlik ve kardeşlik asrıyla tebarüz etmektedir. Şehitlerimizin kutlu emanetleri başımızın üstünde, kalbimizin derinliklerinde, ömrümüzün ve önümüzün tam merkezindedir. Vefa bilmeyenlerin vakardan haberi olmaz. Sadakati devre mülk gibi gören sahte ve simsar zihniyetlerin Türk milliyetçiliğiyle ilgili fitne ve dedikodu yaymaları ademe de mahkumdur. Çıkarlarının sevdalısı olan siyasi devşirmeler davasının sevdasıyla çelikleşmiş ve bayraklaşmış ülkücü şuura elbette nüfuz edemez, hiçbir süratte de yalan ve iftiraya dayanan çirkin sözlerinin değerinden ve ederinden bahsedilemez. Şehitlerimizin yeri gönüllerde, mükâfatı ise Yüce Allah’ın rahmetindedir. Hepsinin mücadelesi onurlu, hepsinin ahlak ve şahsiyetleri göz kamaştırıcıdır. Onlar hesap yapmamışlar, yanlışa ortak olmamışlar, hasbi ve haysiyetli hayatlarıyla temayüz etmişlerdir. Ülkücüler Ötüken’den atılan adıma Türk vatanında kucak açan, Söğüt’ten yapılan çağrıya yaşadıkları dönemde aynen riayet eden, tarihin nabzını damarlarındaki kanla temsil eden soylu insanlardır.Ülkücü şehitler ise Türk milletinin iftihar ve irade cevherleridir. Bizim inancımıza göre şehitler ölmemiştir. Bu vesileyle bütün şehitlerimizi, merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey’i, hain bir saldırıda şehit düşen merhum Gün Sazak Bey’i, hayatlarını kaybetmiş tüm ülküdaşlarımızı saygıyla, rahmetle, özlemle anıyorum. Gazilerimize uzun ve huzurlu bir ömür diliyorum. Her ülküdaşımdan, davasının iffet ve itibarını inançla müdafaa ettiler.

27/05/2025

Ticaret Bakanlığı duyurdu: Anne sütü satışı yasaklandı

Ticaret Bakanlığı tarafından alınan kararla anne sütünün perakende ticarete ve e-ticarete konu edilerek satışı yasaklandı Ticaret Bakanlığı yeni düzenlemeyle anne sütü satışı resmen yasaklandı. Bakanlık, uygun koşullarda sağılmayan, taşınmayan ve saklanmayan anne sütünün tüketiminin, bebek sağlığı açısından ciddi riskler barındırmakta olduğunu ve doğrudan kamu sağlığını tehdit ettiğini açıkladı. Sosyal medya üzerinden satılıyor Anne sütü sosyal medya platformları olan Facebook ve Instagram gibi dijital mecralar üzerinden satışa sunuluyordu. Ticari mal haline getirilerek satışa sunulmaya çalışılmasına yönelik birçok ihbar Ticaret Bakanlığı’na iletildi. Alım-satım aracılığı da yasak kapsamında Yorum, ilan, tanııtm ve forum gibi ortamlarda anne sütü alım-satımına yönelik içeriklerin paylaşılması ve bu tür içeriklere aracılık edilmesi de yasak kapsamına alındı. Cezası var Bu yasağa aykırı davranan kişiler, anne sütü satışı yapanlar, reklam ve tanıtım faaliyetlerinde bulunanlar ile bu sürece dijital ortamda aracılık eden platformlar hakkında her bir ihlal için 684 bin 214 TL’ye kadar idari para cezası uygulanacak.

27/05/2025

Zehra Kınık davasında karar açıklandı

Beykoz’da 1 kişinin öldüğü, 2 kişinin yaralandığı trafik kazasına ilişkin davada yargılanan Eski Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın kızı Fatma Zehra Kınık Demir hakkında karar açıklandı. Zehra Kınık 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı ve hükmün açıklanması geri bırakıldı İstanbul Beykoz’da 9 Temmuz 2024 tarihinde yaşanan trafik kazasında 17 yaşındaki Batın Barlas Çeki yaşamını yitirmiş, motosiklet sürücüsü arkadaşı Yavuz Selim Öztürk ise ağır yaralanmıştı. Kazaya karışan Eski Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın kızı Zehra Kınık Demir’in yargılanmasına devam edildi. İstanbul Anadolu Adliyesi 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın duruşması saat 16.30’da başladı. Zehra Kınık polis koruması eşliğinde salona getirildi. Savcılık Kınık için 2 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası talep etti. Hükmün açıklanması geri bırakıldı Kınık, 17 yaşındaki Batın Barlasçeki’nin ölümüne ve 3 kişinin yaralanmasına neden olduğu gerekçesiyle yargılandığı davada 4 yıl 2 ay hapis cezası aldı. Hükmün açıklanması geri bırakıldı. Kınık’ın 2 yıl süreyle ehliyetine el konuldu.

27/05/2025

Schengen vizesinde yeni dönem: Avrupa’dan Türkiye’ye ‘Cascade’ sistemi

Avrupa Komisyonu’nun 26 Haziran 2024 tarihli Vize Kodu El Kitabı güncellemesiyle birlikte Schengen vizelerinde “Cascade Kuralı” devreye girdi Almanya’nın İzmir Başkonsolosu Ralf Schröer, İzmir’de Yaşar Üniversitesi’nde düzenlenen bir seminerde schengen vizesine dair açıklamalarda bulundu. Schröer ‘Türk hükümeti ile aldığımız karar gereğince vizede öncelik iş insanları ve öğrencilere tanınmaktadır” dedi. Schröer ayrıca vize başvurularının kurumlar aracılığı ile değil bireysel de yapıldığını hatırlatarak değerlendirme sürecinde bir fark olmadığını ifade etti. Schröer son olarak Schengen vizelerinin geçerlilik sürelerini kademeli olarak uzatan Cascade Kuralı’nı yakın gelecekte Türkiye’de daha etkin biçimde uygulayabileceklerini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “Genellikle ilk başvuruda, tek girişli ya da kısa süreli çok girişli vize verilir. Ancak vizeyi doğru şekilde kullandığınız takdirde, bir sonraki başvurunuzda daha uzun süreli bir vize almanız mümkün olur. Bu zincirleme şekilde devam eder; daha sonra bir yıl, iki yıl hatta beş yıl süreli vize alınabilir.” Cascade Kuralı nedir? Avrupa Komisyonu’nun vize başvuru süreçlerine ilişkin 26 Haziran 2024 tarihli Vize Kodu El Kitabı güncellemesinde, Cascade Kuralı’na da yer veriliyor. BBC’nin haberinde 2024’teki el kitabında Cascade Kuralı’nın tanımlandığı bölümde, kademeli olarak vize geçerliliğinin nasıl artabileceği, örnekler üzerinden anlatılıyor. Eğer bir başvuru sahibi iki yıl içerisinde üç kez vize almış ve bunları yasalara uygun şekilde kullanmışsa, bir sonraki başvurusunda bu kişiye çoklu girişe izin veren ve en az bir yıl geçerliliğe sahip vize verilmesi öneriliyor. Başvuru sahibi iki yıl içerisinde bir yıl geçerliliği olan vizesini yasaya uygun şekilde kullandıysa, bir sonraki başvuruda bu kişiye iki yıllık vize verilmesi öngörülüyor. Benzer şekilde, başvuran kişi üç yıl içerisinde iki yıllık vizesini yasaya uygun olarak kullandıysa, bir sonraki başvurusunda beş yıl geçerliliği olan vize verilmesi uygun görülüyor. Tüm bunlar, başvuran kişinin pasaportunun geçerlilik süresinin, belirtilen sürelerde vize vermeye izin vermesi halinde geçerli oluyor. Belgede bazı örnek vakalar üzerinden, Cascade Kuralı açıklanıyor. Örneğin bir Tunus vatandaşının, Schengen bölgesini son iki yılda üç kez ziyaret ettiğini düşünelim. Bu ziyaretleri Belçika, İspanya ve İtalya temsilciliklerinden tek girişli vizeler alarak yapmış olsun. Pasaportunun geçerlilik süresinin bitmesine daha dört yıl olan bu kişi, örneğin Çekya’yı ziyaret etmek için vize başvurusu yaptığında, Çek makamlarının çok girişli ve bir yıl geçerliliğe sahip vize vermesi bekleniyor. Öte yandan belgede, her başvurunun kendi şartlarıyla değerlendirildiği de hesaba katılarak, Cascade Kuralı’nın istisnaları olabileceği de not ediliyor. Eğer vize geçerliliğinin kısa tutulmasını gerektiren makul bir şüphe mevcutsa, bahsedilen sürelerden daha kısa geçerliliğe sahip vize verilmesi tercih edilebiliyor. Belgede bunun objektif kriterlere dayanması gerektiği söyleniyor.

27/05/2025

Dünyanın konuştuğu an: Gazzeli kız alevlerin arasından canlı çıktı

Gazze’deki okul saldırısından mucizeyle kurtulan 5 yaşındaki çocuğun görüntüleri dünya medyasında gündem oldu İsrail ordusu, yerinden edilmiş Filistinlilerin sığındığı Fehmi el-Cercavi Okulu’nu Gazze’nin kuzeyine düzenlediği hava saldırısında hedef aldı. Gazze’deki sağlık yetkilileri, okul saldırısında yanarak yaşamını yitiren kişi sayısının 31 kişi olduğunu belirterek, ölenlerden 18’inin çocuk, 6’sının ise kadın olduğunu belirtti. Yerel kaynaklar, pazartesi sabahından bu yana İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarında en az 81 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. Ambulans ve Acil Servis Müdürü Faris Afane, okulun içinde uyuyan çocuk ve kadınların “alevler tarafından yutulduğunu” söyledi ve ekledi: Çocuk ve kadınlar yanan sınıfların içinde çığlık atıyordu. Alevlerin büyüklüğü nedeniyle onları kurtaramadık. Manzara çok rahatsız ediciydi. Gördüklerimizi tarif edecek kelimeler yok Dünyanın konuştuğu görüntü BBC’de yer alan ve dünya medyasında ses getiren haberde alevlerin arasında kalan çocuğun akıbeti belli oldu.İsrail’in katliamından mucizevi şekilde kurtulan Filistinli 5 yaşındaki Verd el-Şeyh Halil, yaşadıklarını şu sözlerle anlattı: Benim adım Verd (Gül). 5 yaşındayım. Ateş çok büyüktü. Kurtulmak için ateşin üzerinde yürümek zorunda kaldım. Ne olduğunu tam anlayamadım. Sadece yere düşen bir bomba sesi duydum. Sınıfın çatısı üzerimize düştü. Sınıfların çoğu alev almıştı. Kolumda yandı. Kız kardeşlerimin hepsi şehit oldu. Bu okulda kardeşlerim öldü. Onlarla birlikte dönmeyi istiyordum Ailesini kaybetti Annesi ve 6 kardeşini saldırıda kaybettiğini belirten Verd ölen kardeşlerinden birinin terliğini tutarak “Bu kardeşimin. Bunları da onlar giyiyordu.” dedi. Verd’in bakımını ise ailesi olmadığı için amcasının üstleneceği ifade ediliyor. Öte yandan görüntüyü BM’nin insan hakları raportörü Francesca Albanese de X hesabı üzerinden paylaştı. Albanese paylaşımında, “Diri diri yanan o kadar çok insanın, o kadar çok çocuğun görüntüsünü gördüm ki artık midem bulanmadan ateşe bakamıyorum” sözlerini kullandı.

27/05/2025

Freddie Mercury’nin gizli kızı olduğu iddiası gündemde

5 Eylül’de yayımlanacak Love, Freddie: Freddie Mercury’nin Gizli Hayatı ve Aşkı adlı biyografi, ünlü sanatçının 15 yıl boyunca gizlice ilgilendiği bir kızı olduğunu ortaya koyuyor. Kimliği gizli tutulan kadın, Mercury’nin kendisine gizli günlüklerini miras bıraktığını söylüyor Freddie Mercury‘nin gizli bir kızı olduğu iddiası, eylül ayında yayımlanacak yeni bir biyografiyle gündeme geldi. Lesley-Ann Jones tarafından kaleme alınan Love, Freddie: Freddie Mercury’nin Gizli Hayatı ve Aşkı adlı kitap, Queen grubunun efsanevi solistinin 1976 yılında yakın bir arkadaşının eşiyle yaşadığı kısa süreli bir ilişki sonucu baba olduğunu öne sürüyor. Kitapta kimliği “B” harfiyle gizlenen ve bugün 48 yaşında olan kadın, Mercury ile doğduğu andan itibaren çok yakın ve sevgi dolu bir ilişki içinde olduklarını ifade ediyor. Kadının ifadesine göre, Mercury onun gerçek babası olduğunu her zaman bilmesini sağlamış ve turnede olmadığı zamanlarda her gün iletişimde kalmış. Jones’un aktardığına göre, bu gizli bilgiyi sadece Mercury’nin en yakın çevresi (ailesi, Queen grubundaki arkadaşları ve eski nişanlısı Mary Austin) biliyordu. Aile içinde alınan ortak kararla, kız çocuğu annesi ve onun eşi tarafından büyütüldü. Mercury, her iki evde de kendine ait odalara sahipti ve düzenli olarak ziyarette bulundu. Mercury’nin kızı olduğu öne sürülen kadın, ölümünden önce babasının kendisine bıraktığı özel günlükleri 2021 yılında yazarla paylaşmaya karar verdi. Fotoğraflar, mektuplar ve banka belgeleriyle bu ilişkiyi kanıtlayan kadın, kitabın yazım sürecinde üç buçuk yıl boyunca hiçbir maddi talepte bulunmadan katkıda bulundu. Yazar Lesley-Ann Jones, başta şüpheli yaklaşsa da elde edilen belgelerle ve kadının tutarlı anlatımıyla ikna olduğunu ifade ediyor. “Bu kadar ayrıntılı bir hikâyeyi uydurmak imkânsız. Neden hiçbir beklentisi olmadan benimle yıllarca çalışsın?” diyor. Bugün Avrupa’da gözlerden uzak bir yaşam süren kadın, tanınmak ya da para kazanmak istemediğini belirtiyor. Jones’un iddiasına göre, Mercury tarafından yapılan özel bir yasal düzenleme sayesinde maddi açıdan güvende. Kitapta yer alan bir mektupta kadın, bu sırrı neden şimdi açıkladığını şu sözlerle anlatıyor: “Otuz yılı aşkın bir süredir yalanlar, spekülasyonlar ve çarpıtmalarla yaşadım. Artık Freddie’nin sesini duyurma zamanı geldi. Bu kararı tamamen kendi isteğimle alıyorum. Kimse beni buna zorlamadı.” Kitabın ilk bölümünde yer alan ifadeler ise oldukça dikkat çekici: “Freddie Mercury babamdır ve hep öyle kalacaktır. Doğduğum andan itibaren onunla aramızda güçlü bir bağ vardı. Beni çok severdi, benimle ilgilenirdi. Doğumumun koşulları bazılarına göre alışılmadık ya da uygunsuz olabilir, ama bu, onun bana olan sevgisini hiçbir zaman azaltmadı. Beni bir hazine gibi korudu.” Biyografi kitabı 5 Eylül 2025’te satışa sunulacak.

27/05/2025

Bakan Yerlikaya’dan Papara açıklaması: Binlerce farklı hesap üzerinden milyarlar transfer edildi

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yasa dışı bahis gelirlerinin aklanmasına yönelik yürüttüğü soruşturma kapsamında Papara’ya operasyon düzenlendi. Konuyla ilgili İçişleri Bakanı Yerlikaya’dan ilk açıklama geldi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, yasa dışı bahis gelirlerinin aklanmasında rol oynadığı iddia edilen Papara adlı aracı kuruma operasyon başlatıldı. Soruşturma kapsamında, şirketin bazı yöneticileri hakkında yakalama kararı çıkarıldı. PPR Holding Anonim Şirketi olmak üzere 8 şirkete de el konuldu ve kayyum ataması da yapıldı. Ali Yerlikaya’dan ilk sözler “İstanbul’da “Yasa Dışı Bahis” suçuna yönelik Papara A.Ş.’ye bugün (27 Mayıs) düzenlediğimiz eş zamanlı operasyonlarda; örgüt elebaşının da içerisinde bulunduğu 13 şüpheli yakalandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı koordinesinde; İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce yapılan çalışmalar sonucu; Papara sistemlerinde “Yasa Dışı Bahis” amacıyla suç geliri finansının sağlanması için vatandaşlarımız adına hesapların açılarak suçtan elde edilen para transferlerini kolaylaştırıldıkları tespit edildi. MASAK raporları ne diyor? 26 bin 12 kişi adına açılan Papara hesapları üzerinden yasa dışı bahis oynatıldığı ve 12 Milyar 879 Milyon 558 bin TL işlem tutarının bulunduğu, Bu hesaplarda toplanan paraların 274 farklı hesaba aktarıldığı ve bu hesaplardan 4 farklı yasa dışı bahis sitesiyle ilişkili 5 şahsa ait kripto cüzdan hesaplarına aktarıldığı tespit edildi. Papara A.Ş.’nin de olduğu 10 adet şirket, şüphelilere ait banka ve kripto varlık hesapları, 6 adet deniz aracına, 74 adet araca ve 8 adet konut olmak üzere yaklaşık 5 Milyar TL’lik mal varlığına el konuldu. İstanbul Valimizi, operasyonları koordine eden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımızı, operasyonları gerçekleştiren İstanbul İl Emniyet Müdürümüzü, Kahraman Polislerimizi ve MASAK çalışanlarımızı tebrik ediyorum. Yasa dışı bahis, sadece bireylerin değil, toplumun geleceğini de tehdit eden bir suçtur. Vatandaşlarımızın güvenliği için yasa dışı bahis ve siber dolandırıcılıkla mücadelemize kararlılıkla devam ediyoruz.”