04/09/2025

Novartis’ten kanser tedavisinde çığır açabilecek çalışma

Geleneksel radyoterapiden farklı olarak, radyoligand tedavisi radyoaktif izotopları doğrudan tümör hücrelerine taşıyarak sağlıklı dokulara daha az zarar veriyor Doktorlar ve ilaç geliştiricileri, yeni bir hedefe yönelik radyoterapi türünün ilk sonuçlarını gördüklerinde şaşkınlığa uğradı. Klinik denemelerde bazı hastalarda, Novartis’in geliştirdiği radyoligand tedavisi yalnızca altı ayda vücuda yayılmış kanseri tamamen ortadan kaldırdı. Financial Times’ta yer alan habere göre New York’taki Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi’nden onkolog Michael Morris, sonuçları “inanılmaz” ve “daha önce hiç görülmemiş” olarak tanımladı. Morris’in yer aldığı ilk denemede, katılımcıların yaklaşık yüzde 9’unda taramalar temiz çıkarken, ikinci denemede bu oran yüzde 21’e yükseldi. CERN’den Novartis’e Novartis, on yıllardır kanser ilaçları geliştiriyor ancak radyoligand terapisinde öncülüğe, teknolojiye yaptığı satın almalarla ulaştı. 2017’de Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN) bilim insanlarının kurduğu Advanced Accelerator Applications’ı satın aldı. 2018’de ise ABD’li biyoteknoloji şirketi Endocyte için 2,1 milyar dolarlık anlaşma yaptı. Radyoterapi normalde dışarıdan verilen ışınlarla kanser hücrelerini öldürüyor ancak sağlıklı dokular da zarar görüyor. Radyoligand tedavisi ise damar yoluyla veriliyor; radyoaktif izotoplar, kanser hücrelerinin reseptörlerine bağlanan ligandlarla birleşiyor. Böylece ışınlar yalnızca hedef hücrelere yönlendirilebiliyor. Onaylar peş peşe geldi Novartis’in AAA anlaşmasıyla elde ettiği ilk ilaç Lutathera, 2017’de bazı gastrointestinal kanserler için onay aldı. 2022’de ise prostat kanseri tedavisinde kullanılan Pluvicto, ABD’de onay aldı. Şirket daha sonra bu ilacı erken evre hastalarda da uygulamaya başladı. Novartis CEO’su Vas Narasimhan, 2021’de pazarın değerini 10 milyar dolar olarak öngörmüştü. Ancak bu yıl yaptığı açıklamada, tedavinin vaatlerini gerçekleştirmesi halinde pazarın 25-30 milyar dolar seviyesine çıkabileceğini söyledi. Lojistik zorluklar ve küresel rekabet Öte yandan umut verici tedavi ciddi lojistik sorunlar da barındırıyor. Radyoizotoplar nükleer reaktörlerde üretiliyor, ardından güvenle işlenip hastalara ulaştırılması gerekiyor. Novartis yıllarını bu engelleri aşmaya ayırdı. Ancak Lilly (ABD), AstraZeneca (İngiltere) ve Sanofi (Fransa) gibi devler de 2023 ve 2024’te radyoligand girişimlerini satın alarak rekabete girdi. Novartis’in yedi potansiyel radyoligand tedavisi şu anda 15 klinik çalışmada test ediliyor. Şirket akciğer, meme, pankreas ve kolon kanserleri için de araştırmalar yürütüyor. Kurşunla güçlendirilmiş laboratuvarlar Novartis’in Basel kampüsündeki ana radyoligand laboratuvarı, radyasyonun dışarı sızmaması için 40 ton kurşunla güçlendirildi. Burada çalışan bilim insanları, radyoaktif maruziyetlerini ölçmek için çift dozimetre kullanıyor. Araştırmalar, tümörlerde sık görülen genetik mutasyonları hedefleyen ilaçların geliştirilmesine odaklanıyor. Narasimhan konuyla ilgili yaptığı açıklamada “Her kanser türü için benzersiz bir çözüm gerekiyor. İnsan vücudu tak-çalıştır bir sistem değil, her seferinde yeni bir sorun çözmelisiniz” dedi. Üretim, tedarik ve yapay zeka Novartis, radyoaktif izotop lutesyumun büyük bölümünü satın aldı. Alternatif olarak aktinyum üzerinde de çalışmalar yapılıyor. Ancak radyoaktif materyal üretildikten sonra, ilaç üç ila beş gün içinde hazırlanıp hastaya ulaştırılmak zorunda; aksi halde etkinliğini yitiriyor. Her flakon, hastanın tedavi tarihine özel hazırlanıyor. Daha önce Pluvicto için arz sıkıntısı yaşansa da, artık enjeksiyonların yüzde 99,5’i planlanan günde yapılabiliyor. Şirket, GPS ile izlenen flakonların dağıtımında yapay zekadan faydalanmaya başladı. Hastalar için yeni süreçler Radyoligand tedavisi, klasik radyoterapiden farklı olarak radyoaktif materyali hastanın vücudunda bırakıyor. Bu nedenle Almanya ve Japonya gibi ülkelerde hastalar, radyasyondan korunmuş odalarda gece boyunca izole ediliyor. Bazı ülkelerde ise hastaların idrarı, radyoaktivite tamamen yok olana kadar 70 gün boyunca saklanıyor. Vontobel portföy yöneticisi Carla Baenziger, hedefe yönelik tedavilerin kanserin geleceği olduğunu belirtti. Ancak bu alanın ana akım haline gelmesi için 10-15 yıl gerektiğini vurguladı.

03/09/2025

Araştırma ortaya koydu: Egzersiz ve terapi kırık kalbi onarabilir

Kırık kalp sendromu kalp yetmezliği ve erken ölüme yol açabiliyor. Dünyada ilk kez yapılan bir klinik araştırma, kırık kalbi onarmanın sırrını ortaya çıkarmış olabilir Dünya genelinde yüz binlerce kişi, kalp kasının şekil değiştirip aniden zayıflamasına neden olan takotsubo kardiyomiyopatisi bilinen adıyla “kırık kalp sendromu” ile yaşıyor. Genellikle bir yakının kaybı gibi ağır duygusal veya fiziksel stresle tetiklenen bu durum, kalp kriziyle benzer belirtiler gösteriyor. Hastalar, genel nüfusa kıyasla iki kat erken ölüm riski taşıyor. Bazıları kalp yetmezliği nedeniyle yorgunluk gibi yaşamı kısıtlayan semptomlar yaşıyor. Şimdiye dek bilinen bir tedavisi yoktu. Ancak yapılan çalışmada, 12 haftalık özel bilişsel davranışçı terapi (BDT) programı veya yüzme, bisiklet ve aerobik gibi egzersizlerden oluşan kalp rehabilitasyon programının hastaların kalplerini toparlamaya yardımcı olduğu belirlendi. Buluş niteliğindeki sonuçlar, dünyanın en büyük kalp kongresi olan Avrupa Kardiyoloji Derneği’nin Madrid’deki yıllık toplantısında açıklandı., “Kalp üzerinde ciddi etkileri oluyor” Aberdeen Üniversitesi Kardiyoloji Bölümü’nden klinik öğretim görevlisi Dr. David Gamble “Takotsubo sendromunda kalp üzerinde ciddi etkiler oluyor ve bunlar her zaman normale dönmeyebiliyor. Hastaların hayat boyu etkilenebileceğini ve uzun vadeli kalp sağlıklarının, kalp krizinden kurtulan kişilerle benzer olduğunu biliyoruz” dedi. Gamble, çalışmanın “beyin-kalp ekseninin” önemini ortaya koyduğunu vurguladı. Gamble “Bilişsel davranışçı terapi ya da egzersiz, hastaların iyileşme sürecinde önemli rol oynayabilir. İkisi de oldukça düşük maliyetli müdahaleler ve umarız ileride daha çok çalışma ile bu hasta grubunda yaygın şekilde kullanılabilir” ifadelerini kullandı. Araştırmaya yaş ortalaması 66 olan, yüzde 91’i kadın 76 hasta katıldı. Katılımcılar rastgele üç gruba ayrıldı; BDT, egzersiz programı veya standart bakım. Tüm gruplar, kardiyologlarının önerdiği diğer tedavileri de aldı. BDT grubundakiler, hastalığa özel uyarlanmış 12 hafta boyunca birebir seanslar ve gerekirse günlük destek aldı. Egzersiz grubundakiler ise bisiklet, koşu bandı, aerobik ve yüzmeyi içeren, haftalık yoğunluğu giderek artan bir programdan geçti. Araştırmacılar, kalbin enerji üretim ve kullanımını incelemek için 31P manyetik rezonans spektroskopisi kullandı. BDT ve egzersiz gruplarında, kalbin pompalama gücü için gerekli enerjide belirgin bir artış görüldü. “Belirtileri azaltıp ölüm riskini düşürebilir” Altı dakikada yürünebilen mesafe BDT grubunda 402 metreden 458 metreye çıktı. Egzersiz programını tamamlayanlar ise başlangıçta 457 metre yürürken bu mesafeyi 528 metreye yükseltti. Ayrıca, maksimum oksijen tüketimini gösteren VO2 max değerleri BDT grubunda yüzde 15, egzersiz grubunda yüzde 18 arttı. Uzmanlara göre, bu bulgular tedavilerin uzun vadede belirtileri azaltabileceğini ve ölüm riskini düşürebileceğini gösteriyor. Çalışmayı finanse eden İngiliz Kalp Vakfı’nın klinik direktörü Dr. Sonya Babu-Narayan “Takotsubo sendromu, büyük bir yaşam olayıyla tetiklendiğinde kişinin en savunmasız olduğu anda ortaya çıkan yıkıcı bir durum olabilir. Egzersizin faydalı bulunması şaşırtıcı değil ama bu çalışmanın BDT’nin de kalp fonksiyonlarını ve hastaların kondisyonunu artırdığını göstermesi oldukça dikkat çekici. Bu yaklaşımların uzun vadede hayatta kalma ve semptomlara etkisini anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var” dedi.

03/09/2025

İnsanların nasıl iki ayak üstünde yürümeye başladığı keşfedildi

Harvardlı bilim insanları, insanın dik yürümesini sağlayan ilium kemiğinin evriminde şaşırtıcı bir keşif yaptı. Farelerle aynı gen ağını kullanan insan embriyolarında kemik beklenenden farklı şekilde gelişiyor Charles Darwin, evrim teorisini 1859’da yayımladığı “Türlerin Kökeni” adlı eserinde ortaya koydu. Ancak insanların da evrimleştiğini ilan edecek cesareti bulması 12 yılını aldı. 1871’de yayımlanan “İnsanın Türeyişi” adlı kitabında Darwin, insanların maymunlardan türediğini savundu. Ve onların geçirdiği en derin değişimlerden birinin dik yürüyen canlılara dönüşmek olduğunu ileri sürdü. Darwin “İnsan, iki ayak üzerinde yürüyen tek canlı olmuştur” diye yazdı. İki ayaklılık, onun ifadesiyle insanlığın “en dikkat çekici özelliklerinden” biriydi. Bilim insanları artık milyonlarca yıl önce bu dikkat çekici özelliğe yol açan bazı kritik moleküler adımları keşfetmiş durumda. Çarşamba günü Nature dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, atalarımız eski genlerin yeni işlevler kazanmasıyla iki ayaklı hale geldi. Bazı genler insan embriyosunda yeni bölgelerde etkinleşirken, bazıları da farklı zamanlarda açılıp kapandı. Yürümeyi mümkün kılan kemik: İlium Bilim insanları uzun süredir dik yürümeyi mümkün kılan kilit özelliklerden birinin ilium adı verilen kemik olduğunu biliyordu. İlim, leğen kemiğinin en büyük parçası. Elinizi kalçanıza koyduğunuzda hissettiğiniz kemik odur. Sol ve sağ ilium omurganın tabanına kaynaşmıştır. Her bir ilium bel çevresinde öne doğru kıvrılarak kâseye benzer bir şekil oluşturur. Yürürken kullandığımız bacak kaslarının çoğu iliuma bağlıdır. Kemik aynı zamanda dik durduğumuzda iç organlarımızı taşıyan pelvik tabanı da destekler. Gündelik yaşam için ne kadar hayati olsa da ilium aynı zamanda bazı sorunlara yol açabilir. İltihaplanabilir, özellikle kadınlarda yaşlılıkla birlikte kırılgan hale gelebilir ve düşmelerle kolayca kırılabilir. Genetik bozukluklar kemiği deforme ederek yürümeyi zorlaştırabilir. Ayrıca ilium, doğum kanalının büyük bir bölümünü oluşturur; bu nedenle bebekler bazen sıkışabilir ve annenin hayatı tehlikeye girebilir. Hakkında çok az şey biliniyor Ne var ki, ilium bizim için bu kadar önemli olmasına rağmen, gelişimi uzun süre gizemini korumuştur. Harvard Üniversitesi’nden gelişim genetikçisi Terence Capellini bu durumu şöyle özetledi: “İliumun yürümemizde ve doğum yapmamızda temel rolü var ama onun hakkında çok az şey biliyoruz. Bu bana inanılmaz geliyor.” Capellini ve ekibi, bu kemiği inceleyen kapsamlı bir araştırmaya girişti. Araştırmanın bir parçası olarak Harvard’da doktora sonrası araştırmacı olan Gayani Senevirathne, Washington Üniversitesi arşivinden insan fetal dokularını inceledi. Senevirathne, embriyolarda gelişen insan iliumunun üç boyutlu modellerini oluşturdu. Ayrıca kemiği meydana getiren farklı hücre türlerini ve bu hücrelerde açılıp kapanan genleri analiz etti. Daha sonra fareler üzerinde benzer deneyler yaptı; embriyolarını inceledi ve gelişmekte olan iliumdaki hücreleri analiz etti. İki türü karşılaştırarak, kendi iliumumuzun nasıl evrimleştiğine dair ipuçları elde etti. Fakat farelerin insana uzak akraba olması, öğrenebileceklerini sınırlıyordu. Erken insanların nasıl bir ilium miras aldığını daha iyi anlamak için Senevirathne’nin primatlara bakması gerekiyordu. Müzeleri aradı, primat örneği sordu ABD ve Avrupa’daki müzelerle iletişime geçerek primat örnekleri olup olmadığını sordu. Şempanze, gibon ve diğer türlerin kavanozlarda korunmuş embriyolarını buldu ve müze küratörlerinden bunları taramalarını istedi. Bir gün malzeme arayışı sırasında sabahın erken saatlerinde Boston’dan yola çıkarak New York’taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’ne gitti. Orada, her biri lemur embriyosundan bir dilimi koruyan 100 yıllık cam lamlarla dolu sandıkları arabasına yükledi ve doğrudan geri döndü. Senevirathne “Polis tarafından durdurulacağımızdan endişelenmiştim” dedi. “Ama buna kesinlikle değdi. Hikâyemizi tamamlamak için o malzemeye gerçekten ihtiyacımız vardı.” “Gerçekten etkileyici” Araştırmacılar toplamda 18 farklı primat türünü inceledi. Çalışmaya dahil olmayan Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nden evrimsel genetikçi Camille Berthelot, “Bu kadar çok embriyo örneğini bir araya getirmiş olmaları gerçekten etkileyici” dedi. Senevirathne ve meslektaşları, primatların iliumu tıpkı farelerde olduğu gibi geliştirdiğini buldu. Omurganın iki yanında, ona paralel iki küçük kıkırdak çubuğu oluşuyor. Bu çubuklar büyüyüp omurgayla kaynaşıyor ve ardından kemik hücreleri kıkırdağın yerini alıyor. Araştırmacılar, insan iliumunun da bu eski plana göre evrimleştiğini düşünmüştü. İnsan embriyosunda her iliumun omurgaya paralel bir kıkırdak çubuğu olarak başlamasını; bir noktada bu yönde büyümeyi bırakıp öne doğru genişlemesini bekliyorlardı. “Fakat öyle değilmiş” dedi Capellini. “Bu adım adım işleyen bir süreç değil. Aslında tamamen tersine dönmüş durumda.” Bilim insanları şaşırtıcı bir şekilde gördü ki insan iliumu, omurgaya dik bir çubuk olarak başlıyor; bir ucu karna, diğer ucu ise arkaya doğru yöneliyor. Kıkırdak çubuğu büyüyüp iliumun nihai şeklini alırken bu yönelimini koruyor. Capellini “Bu bizim için gerçekten çarpıcıydı” dedi. “İnsan vücudunda başka hiçbir yerde büyüme biçimini tamamen değiştirdiğimiz bir örnek yok.” Farelerdekiyle aynı gen ağı Aynı derecede dikkat çekici olan bir diğer bulgu da şuydu: Capellini ve meslektaşları, insan iliumunun farelerdeki ilium hücrelerinde etkin olan aynı gen ağını kullandığını, fakat bunların farklı şekilde çalıştığını keşfetti. İnsan embriyolarında ilium hücreleri, komşu hücrelerden salınan moleküllere tepki olarak genleri yeni bir düzende açıp kapatıyor. Sonuç olarak kıkırdak çubuğu farklı bir yönde oluşuyor. Berthelot, bu hipotezin mantıklı olduğunu söyledi. Diğer araştırmacılar, iskeletin başka bölümlerinin evriminde de mevcut genlerdeki benzer değişimlerin etkili olduğunu ortaya koymuştu. “Bir kemiğin şeklini değiştirebilmenin çok fazla yolu yok” dedi. Capellini ve meslektaşları, bu dönüşümün iki ayaklılığın evriminde kritik rol oynadığını savunuyor. Bu sayede erken insan ataları, dik yürüyüş için yeterince güçlü kasları destekleyen yeni bir pelvis geliştirebildi.

14/07/2025

BM raporu: Türkiye’nin yüzde 88’i çölleşme riskiyle karşı karşıya

Birleşmiş Milletler (BM) desteğiyle hazırlanan yeni bir rapor, son iki yılda tarihin en ciddi kuraklıklarından birkaçının gerçekleştiğini tespit etti. Raporda Türkiye’nin 2030’da ciddi bir kuraklıkla karşı karşıya kalabileceği uyarısı yapıldı. Raporda Akdeniz bölgesine özel bir bölüm ayrılıyor ve hava sıcaklıklarındaki artışla yağışlardaki düşüş dikkate alınarak iklim değişikliğinin ana merkezlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Akdeniz ikliminde kuraklığın normal olduğu ancak sıklığı ve etkisinin 1950’lerden bu yana hızla arttığı belirtiliyor. Rapora göre bölgede ortalama hava sıcaklıklarının 2050 yılında 2-3 derece, 2100 yılında 3-5 derece arasında artması bekleniyor. Her 2 derecelik sıcaklık artışı, bölgede suya erişimin yüzde 15’e kadar varan oranda azalması anlamına geliyor. Raporda ayrı bir yer ayrılan Türkiye de, çöl iklimine benzeyen bir iklimin görülmesi olasılığının artması nedeniyle bu kuraklıktan etkilenme potansiyeli en yüksek ülkeler arasında görülüyor. Akdeniz havzasında iklim değişikliği ve küresel ısınmanın etkisi ve olası risklerini incelemek için raporda üç ülke baz alınıyor: İspanya, Fas ve Türkiye. “Türkiye yarı kurak ve toprak parçalanmaya yatkın. Ülkenin yüzde 88’i çölleşme riskiyle karşı karşıya” ifadelerinin yer aldığı rapora göre, 21. yüzyılın sonunda Türkiye’de yağış oranları yüzde 30 oranında düşecek. Eş zamanlı olarak sıcaklıklar da artacak ve 2100 itibarıyla ülkenin batısı ve güneyinde ortalama sıcaklıklar 4-5 derece daha fazla olacak. 2019’da Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) göre su konusunda sıkıntılar yaşayan ülke kategorisinde olan Türkiye, 2030’da “su fakiri” ülke kategorisinde olma riskiyle karşı karşıya. Bu da, nüfusun ve tarım alanlarının yüzde 80’inin beş yıl içinde kuraklık riskiyle karşı karşıya kalması anlamına geliyor. Raporda, 2022’deki aşırı kurak geçen mevsimlerin ardından Türkiye’de 2023 yılında ciddi bir kuraklık görüldüğünü, bunun etkilerinin de özellikle tarım alanında hâlâ devam ettiği belirtiliyor. Türkiye’de su kaynaklarının yüzde 75’i tarım alanında kullanılıyor. 2030’da olası kuraklık göz önüne alındığında, rapor, su kaynaklarının kullanımı ve hatta farklı kaynaklara yönelme konusunda ülkede ciddi yatırımlar yapılması gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor. 2025 yılının Ocak ayı da, son 24 yılın en kurak Ocak ayı oldu. Güneydoğu Anadolu Bölgesi ortalama Ocak ayı yağışının yüzde 6’sını alırken diğer bölgeler de sadece yüzde 30’unu aldı. Kaynak,Getty Images Fotoğraf altı yazısı,Yağmur mevsimlerinin art arda yıllarca yağmursuz geçmesi sonucu Afrika Boynuzu bölgesi son 70 yılın en kötü kuraklığını yaşadı Kuraklık ‘sessiz bir katil’ Somali’den Avrupa’ya kadar pek çok ülke, iklim değişikliğinin daha da belirginleştirdiği bu kuraklıklara tanık oldu. “Sessiz bir katil” olarak nitelendirilen kuraklığın “yavaşça hayatımıza girdiği, kaynakları tükettiği ve yaşamları mahvettiği” belirtilen raporda, kuraklığın yoksulluk ve ekosistem çöküşü gibi sorunları daha da ağırlaştırdığı aktarılıyor. Raporda kuraklığın Afrika, Akdeniz, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki etkilerine dikkat çekilirken, Somali’de bu yılın başında 4,4 milyon kişinin kriz düzeyinde gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğu tahmin ediliyor. Raporun yazarları, bu “yeni normale” hazırlanmaları için hükümetlere daha güçlü erken uyarı sistemleri de dahil olmak üzere çeşitli tedbirler almalarını tavsiye ediyor. ABD Ulusal Kuraklık Azaltma Merkezi’nin kurucu direktörü Dr. Mark Svoboda, “Bu yavaş ilerleyen küresel bir felaket ve şimdiye kadar gördüklerimin en kötüsü” diyor ve ekliyor: “Bu rapor kuraklığın yaşamları, geçim kaynaklarını ve hepimizin bağımlı olduğu ekosistemlerin sağlığını nasıl etkilediğinin sistematik olarak izlenmesi gerektiğinin altını çiziyor.” “Dünyadaki Kuraklık Noktaları” adlı rapor 2023’ten 2025’e kadar kuraklıktan en ciddi şekilde etkilenen yerleri tespit etti. Bu süre zarfında iklim değişikliğinin ısıtıcı etkileri, küresel hava durumunu değiştiren doğal iklim olayı El Niño tarafından daha da kötüleştirildi. Pasifik Okyanusu’nun bazı bölgelerinde deniz yüzey sıcaklığı ortalamanın üstüne çıktığında ekvator boyunca rüzgarlar değişime uğruyor. El Niño denen bu durum tipik olarak Güney Afrika, Güneydoğu Asya, Kuzey ve Güney Amerika ve Avustralya gibi tropikal bölgelerde kurak koşullara neden oluyor. Kuraklık kaynaklı kıtlık Kenya, Etiyopya ve Somali’de yağmurlu olması gereken mevsimlerde üst üste yıllarca yağmur yağmaması sonucu Ocak 2023’te Afrika Boynuzu bölgesi son 70 yılın en kötü kuraklığıyla karşı karşıya kaldı. Bundan bir yıl önce de kuraklığın yol açtığı kıtlık nedeniyle Somali’de yaklaşık 43 bin kişi hayatını kaybetmişti. Botsvana’daki su aygırlarının kuru nehir yataklarında mahsur kalması, Zimbabve ve Namibya’da yeterli gıdaya erişemeyen kişileri beslemek ve aşırı otlatmayı önlemek için öldürülen fillerle birlikte Afrika yaban hayatı da bu kuraklıktan etkilenmiş durumda. Kaynak,Getty Images Fotoğraf altı yazısı,Nisan 2024’te hipopotam sürüleri Botsvana’nın Thamalakane Nehri’nde mahsur kaldı Raporda kuraklığın en savunmasız toplulukları ve kadınları daha çok etkilediği, toplum üzerinde geniş kapsamlı etkileri olduğu aktarılıyor. Bunun örneklerinden biri olarak da Doğu Afrika’nın kuraklıktan en çok etkilenen dört bölgesinde ailelerin geçinebilmek için başlık parasına yönelmesiyle birlikte çocukların zorla evlendirilmesi vakalarının iki katına çıkması gösteriliyor. Raporun başyazarı Paula Guastello, “İnsanların kuraklıkla başa çıkmak için başvurduğu mekanizmaların, bu kuraklıkta işe yaramamaya başladığını gördük” diyor ve ekliyor: “Okuldan alınan ve evliliğe zorlanan kızlar, karanlığa gömülen hastaneler ve kirli su bulmak için kuru nehir yataklarında çukur kazan aileler… Bunlar ciddi birer kriz işareti.” Kaynak,Reuters Fotoğraf altı yazısı,Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan insan yapımı Panama Kanalı’ndaki gemi geçişleri de kuraklık nedeniyle azaltıldı Rapora göre düşük ve orta gelirli ülkeler yıkımın en ağır yükünü taşırken diğer ülkeler de bundan etkileniyor. Örneğin İspanya’nın zeytin hasadı iki yıl süren kuraklık ve rekor sıcaklıklar nedeniyle yarıya indi. Avrupa son 500 yılın en büyük kuraklığıyla karşı karşıya Amazon havzasında rekor seviyeye düşen su seviyeleri balıkları öldürdü ve nesli tükenmekte olan yunusları daha fazla risk altına soktu. Binlerce kişinin kullandığı su kaynakları da bundan etkilendi. Hatta kuraklık dünya ticaretini de etkiliyor: Ekim 2023 ile Ocak 2024 arasında Panama Kanalı’nda su seviyesi o kadar düştü ki günlük gemi geçişleri 38’den 24’e indirildi. Raporun yazarlarından Dr. Kelly Helm Smith, “Kuraklık sadece bir hava olayı değil; sosyal, ekonomik ve çevresel buhranlara da yol açabiliyor” diyor ve ekliyor: “Asıl soru bunun bir daha olup olmayacağı değil, bir dahaki sefere daha iyi hazırlanıp hazırlanmayacağımız.”

14/07/2025

Aşırı sıcak hava dalgaları neden artıyor?

Dünyanın birçok bölgesinde aşırı sıcak hava dalgaları, ölümcül seller ve orman yangınları yaşanıyor. Bilim insanları bu tür aşırı hava olaylarının iklim değişikliği yüzünden meydana geldiğini söylüyor. Avrupa’da son günlerde hava sıcaklıkları yüksek seviyelerde seyrediyor. Hızla yükselen hava sıcaklıkları birçok ülkede orman yangınlarına yol açtı. Bir yandan da su kıtlıkları yoğunlaştı. Bilim insanları endüstri devriminin ardından yoğun bir şekilde kullanılmaya başlanan fosil yakıtlarının ortaya çıkardığı karbon emisyonları nedeniyle sıcaklığın 1,1 derece arttığını aktarıyor. Uzmanlar bu sıcaklığın dünyanın her yerine eşit şekilde dağılmadığı için belli bölgelerde aşırı hava olaylarına yol açtığını, emisyonlar kesilmediği müddetçe bu döngünün devam edeceğini söylüyor. eki iklim krizinin aşırı hava olayları ile nasıl bir ilişkisi var? 1. Daha şiddetli ve daha uzun sıcak hava dalgaları Ortalama hava sıcaklıklarında yaşanan ufak değişimleri anlamak için iklimi bir ucunda soğuk, diğer ucunda sıcak, ortasında ise aradaki diğer hava sıcaklıklarının olduğu bir çan eğrisi gibi düşünebiliriz. Bu şekilde en ufak bir değişim, eğrinin daha yüksek sıcaklığın olduğu bölgeye doğru kaymasına neden olur ve bu durumda yaşanan sıcak hava dalgaları şiddetlenir ve daha sık meydana geliyor. İngiltere’de 19 Temmuz 2022’de hava sıcaklıkları ilk defa 40 derecenin üstüne çıkarak rekor kırdı. Meteoroloji Müdürlüğü, iklim değişikliğinin etkisiyle sıcak hava dalgalarının oluşma olasılığının 10 kat yükseldiğini söylüyor. Londra’da İmperial College London’da iklim uzmanı olan Profesör Friederike Otto, “Bu sıcaklıklar bir gün bize serin gelmeye başlayabilir” dedi. Uzmanlar son 50 yıl içinde sıcak hava dalgalarının süresinin neredeyse iki katına çıktığını, bu sürenin her yıl arttığını söylüyor. Londra İtfaiyesi sıcak hava dalgası yüzünden 2. Dünya Savaşı sonrası en yoğun gününü yaşadı Sıcak hava dalgalarının yoğunlaşmasına neden olan bir diğer faktör ise ısı kubbesi. Basıncın yüksek olduğu bölgelerde sıcak hava aşağıya doğru bastırılıyor ve tek bir noktada yoğunlaşıyor. Bu durumda bir kıtanın tümünde hava sıcaklıkları aniden artabiliyor. Atmosferin üst seviyelerinde dar rüzgar bantları olarak adlandırılan jet rüzgarların gidişatı bir fırtına tarafından bozulunca havadaki tüm hareket yavaşlıyor. Bu durumda ise hava sistemleri tek bir bölgenin üzerinde takılı kalabiliyor ve sıcak hava dalgaları daha uzun sürebiliyor. Geçen yıl Hindistan ve Pakistan’da çok sayıda sıcak hava dalgası yaşandı. Pakistan’da Mayıs ayında hava sıcaklığı 49 derece olarak kaydedildi. Arjantin, Uruguay, Paraguay ve Brezilya’da da geçen yıl Ocak ayında rekor sıcaklıklar meydana geldi. Avustralya’nın batısında aynı dönemde hava sıcaklığı 50,7 dereceye ulaştı. Uluslararası iklim uzmanlarını bir araya getiren Dünya Hava Durumu İlişkilendirme Ağı (WWA), iklim değişikliği olmadan bu kadar yoğun sıcaklıkların yaşanamayacağını belirtti. Uzmanlar, Arktik bölgede yaşanan yüksek hava sıcaklıklarının jet rüzgarlarının yavaşlamasına neden olduğunu düşünüyor. 2. Daha uzun süreli kuraklıklar Sıcak hava dalgaları yoğunlaştıkça ve uzadıkça kuraklıklar da artabiliyor. Sıcak hava dalgalarının meydana geldiği zaman dilimleri arasında daha az yağış olması bunun sebeplerinden bir tanesi. Yer kurudukça ısı daha hızlı bir şekilde yükseliyor ve sıcaklık da artıyor. Kaynak,Getty Images Fotoğraf altı yazısı,Somali’da art arda üç sezon boyunca kuraklık yaşandı Tarım ve hayvancılık gibi insanlık faaliyetleri dünyada su talebinin artmasına ve su tedariği üzerindeki baskının artmasına neden oluyor. 3. Orman yangınları için daha fazla yakıt Orman yangınları doğrudan insanların müdahalesiyle meydana geldiği gibi doğal faktörlerin etkisiyle de başlayabiliyor. İklim değişikliğinden kaynaklı yoğun ve uzun süreli sıcak hava dalgaları sırasında yerden ve bitki örtülerinden giderek atmosfere daha çok nem yükseliyor. Yeryüzü kuruyunca orman yangınlarının çıkmasına yol açabilecek doğal yakıt oluşuyor. Kaynak,Getty Images Fotoğraf altı yazısı,Geçen sene Mart ayında Slovenya’da çıkan orman yangınıyla mücadele eden bir uçak Geçen sene Kuzey Yarımküre’de orman yangını sezonu bazı bölgelerde erken başlamıştı. Uzmanlara göre bunun nedeni yağışın az, sıcaklığın ise fazla olmasıydı. Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Hırvatistan ve Arnavutluk’ta binlerce kişi yangınlar sebebiyle tahliye edildi, çok sayıda kişinin ise hayatını kaybettiği bildirildi. Bir önceki yaz ise Kanada’da yaşanan bir sıcak hava dalgası orman yangınlarının o kadar hızlı bir şekilde yayılmasına neden oldu ki bölgede yeni bir hava sistemi ortaya çıktı ve fırtına bulutlarının oluşmasına neden oldu. Fırtına esnasında şimşekler ise yangınları şiddetlendirdi. Avrupa’da sıcak hava dalgası: 300’e yakın ölüm ve orman yangınları, İngiltere’de kırmızı alarm 4. Aşırı yağış olayları Normal hava döngülerinde sıcak hava atmosferde nem, su buharı ve yağış oluşumuna yol açıyor. Ancak sıcaklıklar yoğunlaştıkça atmosferdeki buhar da artıyor. Bu yüzden yağışlar da şiddetleniyor. Geçen yıl dünyanın birçok yerinde aşırı yağış olaylarının ardından ciddi seller yaşandı. Güney Amerika’nın farklı bölgelerinde yaşanan sellerde yüzlerce kişi hayatını kaybetti. ABD Ulusal Bilim Akademisi’nden Su Uzmanı Peter Gleick, “Kuraklığın yaşandığı bölgeler arttıkça o bölgelerden çekilen buhar başka yerlerde, genellikle daha yoğun bir şekilde yağış olarak düşüyor. Bu da selleri artırıyor” diyor. Uzmanlar dünyada hava koşullarının her zaman değişken olduğunu, ancak iklim krizinin etkileriyle bu değişimlerin şiddetlendiğini söylüyor.

24/06/2025

Dünya ısı sınırı için üç yıl uyarısı

Dünyanın önde gelen 60’tan fazla iklim bilimcisinin küresel ısınmanın durumuna ilişkin en güncel değerlendirmesine göre Dünya mevcut karbondioksit emisyon seviyeleriyle üç yıl gibi kısa bir süre içinde sembolik 1.5 C ısınma sınırını aşabilir. Yaklaşık 200 ülke, iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden bazılarını önlemek amacıyla 2015 yılında dönüm noktası niteliğindeki bir anlaşmayla küresel sıcaklık artışlarını 1800’lerin sonundaki seviyelerin 1.5C üzerinde sınırlandırmayı kabul etti. Ancak ülkeler rekor miktarda kömür, petrol ve gaz yakmaya ve karbon zengini ormanları kesmeye devam ederek bu uluslararası hedefi tehlikeye attılar. İklim değişikliği, Birleşik Krallık’ta Temmuz 2022’de yaşanan 40 derece sıcaklık gibi birçok aşırı hava olayını daha da kötüleştirmiş ve küresel deniz seviyesini hızla yükselterek kıyı topluluklarını tehdit eder hale gelmiştir. Leeds Üniversitesi Priestley Centre for Climate Futures direktörü Prof Piers Forster, “Her şey yanlış yönde ilerliyor” dedi. “Daha önce benzeri görülmemiş bazı değişiklikler görüyoruz ve aynı zamanda Dünya’nın ısınmasının ve deniz seviyesinin yükselmesinin de hızlandığını görüyoruz.” Bu değişiklikler “bir süredir tahmin ediliyordu ve bunları doğrudan çok yüksek emisyon seviyelerine dayandırabiliriz” diye ekledi. 2020’nin başında bilim insanları, ısınmayı 1.5C’de tutma şansının %50 olması için insanlığın gezegeni ısıtan en önemli gaz olan karbondioksiti (CO2) sadece 500 milyar ton daha fazla salabileceğini tahmin ediyordu. Ancak yeni çalışmaya göre, 2025 yılının başında bu sözde “karbon bütçesi” 130 milyar tona düşmüştür. Bu azalma büyük ölçüde CO2 ve metan gibi gezegeni ısıtan diğer sera gazlarının rekor düzeyde emisyonlarının devam etmesinden ve aynı zamanda bilimsel tahminlerdeki gelişmelerden kaynaklanmaktadır. Küresel CO2 emisyonları yılda yaklaşık 40 milyar tonluk mevcut yüksek seviyelerinde kalırsa, 130 milyar ton dünyaya bu karbon bütçesinin tükenmesine kadar yaklaşık üç yıl verir. Araştırmacılara göre bu durum, dünyanın Paris Anlaşması’nda belirlenen hedefi ihlal etmesine neden olabilir, ancak gezegen muhtemelen birkaç yıl sonrasına kadar insan kaynaklı ısınmanın 1.5C’yi geçmeyecektir. Geçen yıl, küresel ortalama hava sıcaklıklarının 1800’lerin sonundaki değerlerin 1.5C’den fazla olduğu ilk yıl olarak kayıtlara geçti. Bununla birlikte, 12 aylık tek bir dönem Paris anlaşmasının ihlali olarak kabul edilmemektedir. 2024’teki rekor sıcaklık doğal hava koşullarının etkisiyle daha da artmıştır. Ancak araştırmacıların tahminlerine göre, insan kaynaklı ısınma, geçen yılki yüksek sıcaklıkların açık ara ana nedeniydi ve sanayi öncesi seviyelerin 1.36C üzerine çıktı. Bu mevcut ısınma oranı on yılda yaklaşık 0.27C’dir – jeolojik kayıtlardaki her şeyden çok daha hızlıdır. Ve eğer emisyonlar yüksek seyrederse, gezegen 2030 yılı civarında bu ölçütte 1.5C ısınmaya ulaşma yolunda ilerliyor. Bu noktadan sonra, uzun vadeli ısınma, teorik olarak, büyük miktarlarda CO2’nin atmosferden geri çekilmesiyle azaltılabilir. Ancak yazarlar, bu iddialı teknolojilerin hapisten çıkış kartı olarak kullanılması konusunda dikkatli olunması çağrısında bulunuyor. Imperial College London’da iklim bilimi ve politikası profesörü olan Joeri Rogelj, “[1.5C’nin] daha büyük aşılması durumunda, [CO2’nin] uzaklaştırılmasının bugünkü emisyonların neden olduğu ısınmayı mükemmel bir şekilde tersine çevirme olasılığı azalıyor” uyarısında bulundu. ‘Isınmanın her kesri’ önemlidir Çalışma, halihazırda gerçekleşmiş olan iklim değişikliğinin büyüklüğünü vurgulayan çarpıcı istatistiklerle doludur. Belki de en dikkat çekici olanı, bilimsel jargonda “Dünya’nın enerji dengesizliği” olarak bilinen, Dünya’nın iklim sisteminde fazladan ısı birikme hızıdır. Geçtiğimiz on yıl içinde, bu ısınma oranı 1970’ler ve 1980’lerin iki katından daha fazla ve 2000’lerin sonu ve 2010’lardan tahmini olarak %25 daha fazla olmuştur. İngiltere Met Ofisi’nden Dr. Matthew Palmer ve Bristol Üniversitesi’nde doçent olan Palmer, “Bu kadar kısa bir süre için bu gerçekten büyük bir rakam, çok endişe verici bir rakam” dedi. Son dönemdeki artış temelde sera gazı emisyonlarından kaynaklanıyor, ancak aerosol adı verilen küçük parçacıkların soğutma etkisindeki azalma da bir rol oynadı. Bu ekstra enerjinin bir yere gitmesi gerekiyor. Bir kısmı toprağı ısıtmaya, hava sıcaklıklarını yükseltmeye ve dünyadaki buzları eritmeye gidiyor. Ancak fazla ısının yaklaşık %90’ı okyanuslar tarafından alınıyor. Bu sadece deniz yaşamının bozulması değil, aynı zamanda deniz seviyesinin yükselmesi anlamına da geliyor: eriyen buzulların denizlerimize eklediği ekstra suya ek olarak, daha sıcak okyanus suları daha fazla yer kaplıyor. Küresel deniz seviyesinin yükselme hızı 1990’lardan bu yana iki katına çıkarak dünya çapında kıyı bölgelerinde yaşayan milyonlarca insan için sel riskini artırdı. Tüm bunlar kasvetli bir tablo çizse de yazarlar, temiz teknolojiler yaygınlaştıkça emisyon artış hızının yavaşladığını belirtiyor. “Hızlı ve sıkı” emisyon kesintilerinin her zamankinden daha önemli olduğunu savunuyorlar. Paris hedefi, iklim değişikliğinin etkilerinin 2C ısınmada 1.5C’ye kıyasla çok daha büyük olacağına dair çok güçlü bilimsel kanıtlara dayanmaktadır. Bu genellikle 1.5C’nin altındaki ısınmanın “güvenli” ve 1.5C’nin üzerinin “tehlikeli” olduğu anlamına gelecek şekilde aşırı basitleştirilmiştir. Gerçekte, fazladan her bir ısınma, birçok aşırı hava olayının şiddetini, buz erimesini ve deniz seviyesindeki yükselmeyi arttırmaktadır. Prof Rogelj, “Önümüzdeki on yıl içinde emisyonlarda yapılacak azaltmalar ısınma oranını ciddi ölçüde değiştirebilir” dedi. “Önleyebileceğimiz her bir parça ısınma, özellikle yoksul ve savunmasız nüfusların daha az zarar görmesine, daha az acı çekmesine ve toplumlarımızın arzu ettiğimiz yaşamları sürdürebilmeleri için daha az zorlukla karşılaşmalarına neden olacaktır.”

03/06/2025

Harvard Üniversitesi’nden yeni araştırma: Her gün kahve tüketmek yaşlanmayı yavaşlatıyor

Harvard Üniversitesi’deki yeni bir araştırmada 47 bin kadının beslenme, yaşam tarzı ve sağlık verilerinin incelendi. Araştırmada her gün kahve tüketmenin yaşlanmayı yavaşlattığı ortaya kondu Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırma, sabahları içilen bir fincan kahvenin yalnızca güne başlamak için enerji vermekle kalmayıp, sağlıklı yaşlanmayı da desteklediğini ortaya koydu. Harvard Üniversitesi’nde 30 yıldan fazla zamandır süren kapsamlı çalışma, düzenli olarak kafeinli kahve tüketen kadınların ilerleyen yaşlarda hem fiziksel hem de zihinsel sağlıklarını koruma olasılığının daha yüksek olduğunu gösterdi. Araştırmayı yöneten Dr. Sara Mahdavi, 47 bin kadının beslenme, yaşam tarzı ve sağlık verilerinin incelendiğini belirtti. Mahdavi, “Sağlıklı yaşlanmayı; 70 yaşına kadar kronik hastalıklardan uzak kalmak, zihinsel ve fiziksel işlevleri sürdürebilmek, ruh sağlığını korumak ve hareket kabiliyeti kaybı yaşamamak olarak tanımlıyoruz” dedi. Çay benzer etki göstermiyor Çalışmaya göre, her gün tüketilen ek bir fincan kahve sağlıklı yaşlanma ihtimalini yüzde 1 oranında artırıyor. Günde yaklaşık 2,5 fincan kahve içen kadınlarda ise bu oran yüzde 5’e kadar çıkıyor. Araştırmacılar, kafeinsiz kahve ya da çayın benzer bir etki göstermediğine dikkat çekiyor. Verilere göre, orta yaş grubundaki (45-60 yaş) sağlıklı kadınlar günde ortalama 315 mg kafein tüketiyor. Bu miktarın büyük kısmı kahveden alınıyor. Bu bireyler, ilerleyen yaşlarında hem bedensel fonksiyonlarını hem de bilişsel becerilerini daha iyi koruyabiliyor. Uzun vadeli veriler, kahve tüketiminin yalnızca enerji seviyesini artırmakla kalmadığını; aynı zamanda Alzheimer, diyabet, yüksek tansiyon ve kalp hastalığı gibi yaygın sağlık sorunlarına karşı da koruyucu etkiler sunduğunu gösterdi.

02/06/2025

Kanser tedavisinde yeni keşif: Egzersiz ‘ilaçlardan daha etkili’ olabilir

Yeni bir araştırma, egzersizin kanserin tekrarlamasını önlemede ‘ilaçlardan daha etkili’ olabileceğini gösterdi ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Kanada ve Avustralya’da yüzlerce hastanın katılımıyla gerçekleştirilen öncü bir araştırmaya göre, tedavi sonrası düzenli egzersiz yapmak kanserin geri dönmesini önlemede ilaçlardan daha etkili olabilir. Chicago’daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) toplantısında sunulan ve New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanan çalışmada, egzersizin ölüm riskini yüzde 37, yeni ya da tekrarlayan tümör riskini ise yüzde 28 oranında azalttığı bildirildi. “İlaçtan daha iyi” Kolon kanseri hastaları üzerinde 14 yıl boyunca yürütülen araştırmaya göre, tedavi sonrasında kişiye özel bir egzersiz programına katılan hastaların hayatta kalma oranları anlamlı şekilde yükseldi. Program kapsamında hastalar, kişisel antrenör ya da sağlık koçu eşliğinde, haftada üç dört kez 45-60 dakikalık yürüyüş ya da benzeri fiziksel aktivitelere yönlendirildi. ASCO Medikal Direktörü Dr. Julie Gralow, çalışmayla ilgili, “Bu sonuçlar birçok ilaca göre çok daha etkili ve yan etkisiz bir alternatif sunduğunu gösteriyor. Egzersiz, kelimenin tam anlamıyla ilaçtan daha iyi” ifadelerini kullandı. Araştırmada, 889 kolon kanseri hastası iki gruba ayrıldı: Biri yalnızca sağlıklı yaşam bilgileri içeren bir broşür alırken, diğer grup üç yıl boyunca bir egzersiz programına dahil edildi. Beş yılın sonunda egzersiz yapan grubun tekrarlayan ya da yeni kanser geliştirme riski yüzde 28 daha düşük çıktı. Sekiz yıl sonra ise ölüm riski yüzde 37 daha azdı. “Mutlaka doktora danışılmalı” Araştırma doğrudan kolon kanseri üzerine odaklanmış olsa da uzmanlar, benzer faydaların diğer kanser türleri için de geçerli olabileceğine dikkat çekiyor. Yale Üniversitesi’nden Dr. Pamela Kunz, “Bu düzeyde etkisi olan bir müdahalenin yaygınlaştırılması kaçınılmaz” dedi. İngiltere Ulusal Sağlık Servisi (NHS) Tıbbi Direktörü Prof. Stephen Powis ise “Bu çığır açıcı bulgular, ameliyat ve tedavi sonrası kişiye özel egzersiz planlarının hayat kurtarıcı olabileceğini gösteriyor fakat egzersiz, her hasta için uygun olmayabilir, mutlaka doktora danışılmalı” açıklamasında bulundu.

02/06/2025

Dünya çapında uyku hastalığı

İngiliz haber ajansı Reuters son 2 yılda dünya çapında uyku sorunlarının artmasına değinerek, farklı araştırma sonuçlarını birleştiren bir makale yayınladı. Araştırmalarda uyku sorunları ve sonuçları değerlendirildi. Ortak sonuçlarda uyku temel sağlık sorunları ile eşdeğer görülürken, modern iş hayatı ve günlük rutinlerin uyku ve psikoloji üzerindeki etkilerine de önem verildi. Amerikan Kalk Derneği 2022 yılında yayınladığı ‘’Uyku Araştırma Raporun’’ da uyku süresinin doktorların öncelikle hastalarda ele aldığı kan basıncı, sigara alışkanlığı, diyet ve rutin egzersiz alışkanlıkları ile eşit önemde olduğu sonucuna vardı. Oxford Üniversitesi Uyku ve Sinirbilim Enstitüsü Başkanı Sinirbilimci Russel Foster araştırma ile ilgili ‘’Günlük rutinlerimizin biyolojik döngümüz ile eşleşmez, genel rutinler ileri zamanda stres, açlık, kan basıncını ve şeker seviyesini arttırır. Bu rutinler kısa süre için tehlikeli değildir. Ancak aylar, yıllar sürdüğünde bilişsel ve duygusal etkilerini görürüz. Sonunda kardiyovasküler hastalıklara, akıl hastalalıklarına, diyabete, fazla kiloya ve diğer metabolik bozukluklara karşı daha savunmasız hale geliriz.’’ açıklamasında bulundu. Sanayinin uykuya etkisi Uluslararası kanser araştırmaları tarafından 2020 yılında yayınlanan raporda sanayileşmiş toplumlardaki nüfusun yarısında fazlası senkronize olmayan kalp ritmine sahip olduğu açıklandı. Gece uyanıklığının ergenlikte en yüksek seviyede olduğu, yaşlandıkça sabah erken kalkmaya başladığımız söylendi. Örnek olarak öğretmenlerin genellikle sabahları daha uyanık olması, öğrencilerin ise öğleden sonra daha uyanık olması gösterildi. Rapora göre günlük iş rutinin psikolojik etkileri ile bir yılda 173 saatten fazla uyku kaybı yaşıyoruz. Foster’ın çalışmaları ve diğer araştırma sonuçlarına göre ileride toplum kendiliğinden okul ve iş hayatının bu döngüsünün önüne geçecek çözümler üretecek. Kalp derneği araştırması uyku sırasında beynin ve vücudun farklı döngülere girdiğini, uykunun en derin evrelerinde beyin dalgalarının en yavaş şekilde işlediğini fakat bu hafif fazların beyinde daha hızlı aktivite patlamalarına neden olduğunu savundu. REM süreci En yoğun rüyalarımızın REM uykusu sırasında gerçekleştiği, REM sürecinde nefes alma, kalp atış hızı ve kan basıncının arttığı, gözlerin hızla hareket ettiği, kasların gevşediği söylendi. REM dışı uykudaki rüyaların farklı içeriklere sahip olduğuna inanıldığı daha canlı ve tuhaf rüyaların genellikle REM aşamalarında meydana geldiği söylendi. Tipik bir gece uykusunun ilk aşamasında hafif uyku sürecine girdiğimiz, 2. aşamasında REM uykusuna geçtiğimiz, 3. aşamasında hafif uykuya geçtiğimiz, 4. aşamada uyanana kadar tekrar REM sürecinde kaldığımız belirtildi. 1 milyar insan nefes darlığı çekiyor Amerikan Uyku Tıp Akademisi (AASM) yalnızca Amerika’da 50 ile 70 milyon insanın uyku sorunu yaşadığını açıkladı. Uyku sorunu yüzünden dünyada yalnızca 1 milyar insanın nefes darlığı çektiği açıklandı. Amerika’da yetişkinlerin iki kat daha fazla uyku sorunu yaşadığı, fazla erken kalktıkları ya da geç uyudukları belirtildi. Amerikan psikiyatri derneği dünyada uykusuzluk hastalığı (insomnia)’ya sahip insan sayısı yüzde 10 ile yüzde 60 arasında. Birleşik Devletler Ulusal Uyku Vakfı insanların uyku ihtiyaçlarının yaş ile farklılık gösterdiğini belirtti. Vakıf 18 ile 64 yaş aralığı için 7 ile 9 saat arası, 65 yaş üstü için 7 ile 8 saat uykuyu tavsiye etti. Yalnızca ABD’de 6.800 yol kazasının 7 saatten az uyunması sebebi ile gerçekleştiği belirtildi. Uyku ekonomisi   ABD merkezli Rand Şirketi Uyku Ekonomi araştırmalarında yalnızca ABD’de 2016 yılında uyku eksikliğinde dolayı 1.23 milyon iş gününün kaybolduğunu, bunun da 9.9 milyon iş saatine denk geldiğini belirtti. Uyku eksikliğinden doğan ekonomik kayıpların Japonya’da 0.6 milyon iş günü, İngiltere ve Almanya’da 0.2 milyon iş dünü olduğu açıklandı. Rand Şirketi, yalnızca ABD’de uyku yetersizliğine bağlı olarak 280 ile 411 milyar dolar arasında kayıp yaşanıyor. Bu genel ekonomide yüzde 2.28’lik bir kesime denk geliyor. Japonya, İngiltere ve Almanya’nın ekonomisinin yüzde 3’lük bir kesimi yetersiz uyku yüzünden zararda. İyi uyku için ortak öneriler Araştırmaların iyi uyku için ortak önerileri arasında aynı saatte yatıp aynı saate uyanmak var. Yatak odasının sessiz, karanlık, dinlendirici ve rahat bir sıcaklıkta olması, gün boyu fiziksel olarak aktif olmak, yatmadan önce ağır yemeklerden, kafeinden ve alkolden kaçınmak var. Burun ve boğazı temiz tutmak, yaşam tarzı değişiklikleri ve kilo kaybının iyi bir uyku için önemli olduğu belirtildi.

02/06/2025

Rapor: İklim değişikliği 4 milyar insan için ekstra bir ay daha aşırı sıcaklara neden oluyor

Çalışma, fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmemesi halinde sıcaklıkların artmaya devam edeceğini ortaya koymuştur. Yeni bir araştırmaya göre, dünya nüfusunun yaklaşık yarısı geçtiğimiz yıl insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle bir ay daha aşırı sıcak yaşadı.   World Weather Attribution, Climate Central ve Kızıl Haç tarafından Cuma günü yayınlanan rapora göre, aşırı sıcaklar ölümlere ve hastalıklara neden oldu, tarımsal ürünlere zarar verdi ve enerji ve sağlık sistemlerini zorladı. Araştırmacılar, 1991-2020 yılları arasında belirli bir yerde kaydedilen sıcaklıkların yüzde 90’ından daha sıcak olarak tanımlanan aşırı sıcakların tehlikelerine dikkat çekmek için 1 Mayıs 2024 ile 1 Mayıs 2025 tarihleri arasındaki hava durumu verilerini analiz etti.   Rapor, yaklaşık dört milyar insanın ya da dünya nüfusunun yüzde 49’unun en az 30 gün aşırı sıcak yaşadığını ortaya koymuştur. Rapora göre, bu dönemde 67 aşırı sıcak olayı tespit edildi. Raporda, “Seller ve kasırgalar genellikle manşetlerde yer alsa da, sıcaklık tartışmasız en ölümcül aşırı olaydır” denildi.   Uzmanlara göre aşırı sıcaklarla bağlantılı ölümler genellikle eksik bildiriliyor ya da yanlış etiketleniyor. Imperial College London’da iklim bilimi doçenti ve raporun yazarlarından biri olan Friederike Otto, sıcak hava dalgalarının sessiz katiller olduğunu söyledi. “İnsanlar sıcak hava dalgasında sokakta ölmezler… İnsanlar ya hastanelerde ya da kötü yalıtılmış evlerde ölürler ve bu nedenle görülmezler” dedi. “Yakılan her varil petrol, salınan her ton karbondioksit ve bir derecelik ısınmanın her bir kesri ile sıcak hava dalgaları daha fazla insanı etkileyecektir” diye ekledi. Karayip bölgesinin ek aşırı sıcak günlerden en çok etkilenen bölgeler arasında yer aldığı belirtilen çalışmada, Aruba adasında 187 aşırı sıcak gün kaydedildiği ve bunun iklim değişikliği olmadan beklenenden 142 gün daha fazla olduğu belirtildi. Düşük gelirli topluluklar ile yaşlılar ve sağlık sorunları olan kişiler gibi hassas nüfuslar aşırı sıcaklardan en fazla zarar gören gruplardır.   Rapora göre, Mart ayında Orta Asya’da, Şubat ayında Güney Sudan’da ve geçtiğimiz Temmuz ayında Akdeniz’de meydana gelen aşırı sıcak olaylarında kaydedilen yüksek sıcaklıklar, iklim değişikliği olmadan mümkün olamazdı.   Geçtiğimiz Temmuz ayında Fas’ta sıcaklıkların 118 Fahrenheit (48 santigrat derece) dereceye ulaşmasının ardından en az 21 kişi hayatını kaybetti. Kızılhaç Kızılay İklim Merkezi’nin kentsel ve atıf başkanı Roop Singh, Dünya Hava Durumu Atıf açıklamasında, insanların iklim değişikliğine bağlamadan sıcaklığın arttığını fark ettiklerini söyledi.   Singh, “Artan zorluğu karşılamak için daha iyi erken uyarı sistemleri, ısı eylem planları ve kentsel alanlarda ısı için uzun vadeli planlama yoluyla ısıya verdiğimiz tepkileri hızla ölçeklendirmemiz gerekiyor” dedi. Araştırmacılar, fosil yakıtları aşamalı olarak terk etmeden, sıcak hava dalgalarının daha sık ve şiddetli olmaya devam edeceğini söyledi. Kaynak: aljazeera