26/05/2025

Dünya Deniz Antlaşması balina ölümlerinin önüne geçebilecek mi?

Kerem Yeğinboy-Dünya ekosisteminde okyanuslar soluduğumuz oksijenin yarısını üretmektedir. Gezegenin Biosferinin ve Karbondioksit enziminin yüzde 95’ini okyanuslar sağlamaktadır. Dünyadaki en büyük karbondioksit temizleme kaynağını okyanuslar tarafından sağlanmaktadır. Küresel ısınmanın kaydedilen en yüksek seviyesine ulaşması, bunun okyanus hayatına olan olumsuz etkileri, okyanus canlılarının avlanmasındaki artış ve yükselen okyanus kirliliğinin ardından, tarihi önemi olduğunu savunulan ‘’Dünya Deniz Antlaşması’’ Birleşmiş Milletler önderliğinde tarihinde 2. defa 20 yıllık uluslararası görüşmeler sonucunda New York’taki Birleşmiş Milletler merkez binasında imzalanmıştı. Her sene binlerce balina türü açık denizlerde yük gemi pruvaları tarafından hayatını kaybediyor. Birleşmiş Milletler dünya deniz antlaşması kurallarına göre deniz canlıları ile ilgili gelişen teknoloji ile beraber yeni politikalar uygulanacak. 20.YÜZYILDA 3 MİLYON BALİNA ÖLÜMÜ Birleşmiş Milletler raporundaki verilere göre 20.yüzyıl boyunca yalnızca ticari balina avcılığı 3 milyon balinanın hayatını kaybetmesine sebebiyet oldu. Balina ölümlerindeki hızlı artış sonrası 1980’li yılların ortalarında balina avcılığına yasak getirildi. Ticari balina avcılığı yasağı sonrasında en büyük sorun deniz trafiği oldu. 1992 ve 2012 yılları arasında dünyadaki gemi sayısı 2 kat arttı. Bu özellikle Asya açıklarında ve açık denizlerde yoğun deniz trafiğine sebep oldu. Güncel raporlara göre 2010 ortalarındaki orana göre yalnızca batı Avrupa’da gemi ve tekne yoğunluğu 2023’de 3 kat artış gösterdi. Deniz araştırması öncüsü Sarah Marley’e göre kargo gemileri, avcı gemileri ve yolcu gemileri denizlerdeki trafiğin büyük bir kısmını oluşturan etkenler. Marley hükümetlerin konuya yeterli önemi göstermediğini, hükümetler tarafından korunmuş sularda bile çok sayıda deniz canlısının hayatının büyük tehlikede olduğunu belirtti. Örneğin İskoçya’nın en büyük liman bölgesi İnner Hebrides sularında yüksek sayıda liman yunusu balığı bulunmasına rağmen deniz trafiğinin yüzde 400 artış gösterdiğini belirtti. 2 FARKLI ÇÖZÜM YOLU Çözüm için 2 yöntemin izlenebileceği açıklandı. 1. yöntem yük gemilerinin balinaların yaşadığı sulardan geçmek yerine farklı rotalardan seyir etmesi. 2. yöntem ise gemilerin hız limitleri için yeni kurallar getirilmesi. Balina ölümlerini durdurmak için 2019 yılında hız limiti getirildiği, gemilerin yüzde 46’sının kurala uyduğu, bu sayının 2022 yılında yüzde 61.5’e yükseldiği belirtildi. Gemilerin hız limitinin saatte 18.5 kilometre olarak belirlendiği, bu sınırda balina ölüm şansının yüzde 50 azaldığı söylendi. YENİ HIZ SINIRI Güncel araştırmalar ABD, Santa Barbara açıklarında yük gemilerinin yüzde 95’lik bir kısmı saatte 18.5 kilometre(10 knot) hızla gitse bile balina ölümleri en yüksek yüzde 30 oranında engellenebilir. Yeni veriler yük gemilerinin 18.5 hız ile yüzde 80 şans ile balinaları öldürebileceğini göstermekte. Bu oran balıkçı tekneleri gibi ufak teknelerde yüzde 50 olarak görülüyor. Yeni veriler hız sınırlarının geçmişte yanlış ölçülmüş olduğunu gösteriyor. Deniz Antlaşmasıyla beraber yük gemilerinin 3 yıl içerisinde yüzde 80’inin yeni belirlenecek hız kurallarına uyacağı ön görülüyor. 2019 hız sınırlarının belirlenmesi ve ticari balina avcılığının yasaklanması bile 10 yıllar boyunca süren çalışmalar sonucunda gerçekleşti. Kaptanların anlık olarak balinaya çarptıkları zaman rapor etmeleri gerektiği, yük gemileri 3 bin millik uzun yolculuklarında balina kamburu gördüğü an hız düşmesi gerektiği belirtildi.

26/05/2025

Okyanusun Alacakaranlık Kuşağı’ndaki yaşam iklim krizi nedeniyle yok olabilir

Kerem Yeğinboy- İngiltere merkezli araştırmada açık okyanusların 4’te 1’lik kısmını oluşturan, güneş görmeyen derinlikteki “Alacakaranlık Kuşağı” incelendi. Uzmanlar bölgenin dünyadaki en çarpıcı biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yaptığını söyledi. Çalışmada iklim krizinin Alacakaranlık Bölgesin’deki biyolojik yaşama olan etkileri üzerine tespitlerde bulundu. Paleontologlar ve okyanus bilimciler, küresel ısınma nedeniyle habitatın gelecekte nasıl tepki verebileceğini tahmin etmek amacıyla önceki antik ısınma olayları sırasında okyanusun alacakaranlık bölgesi üzerindeki etkileri incelemek için bir araya geldi. Araştırma ekibi, deniz tabanından alınan ve planktonlara ait mikroskobik kabukların korunduğuna dair kanıtlar içeren karotları inceledi. Bulguları detaylandıran çalışma Perşembe günü Nature Communications dergisinde yayınlandı. Yeni araştırma, iklim krizinin alacakaranlık kuşağındaki yaşamı yüzyılın sonuna kadar %20 ile %40 arasında azaltabileceği konusunda uyarıyor. Araştırmacılar, sera gazı emisyonlarının devam etmesi halinde, okyanus bölgesindeki yaşamın 150 yıl içinde ciddi şekilde tükenebileceğini ve iyileşmenin binlerce yıl mümkün olmayabileceğini tahmin ediyor. Zamanla deniz tabanında biriken kalsiyum karbonat kabukları, yaşam süreleri boyunca çevrenin nasıl olduğuna dair bilgileri koruyor. Bu minik kabuklar, okyanusun milyonlarca yıl boyunca nasıl değiştiğine dair bir zaman çizelgesi oluşturuyor. Alacakaranlık bölgesi Okyanus hacminin yaklaşık dörtte birini oluşturan bu deniz bölgesi, güneş ışığının ulaşamayacağı bir yerde olmasına rağmen milyarlarca metrik ton organik maddeye ve Dünya’nın en çarpıcı biyolojik çeşitliliğine ev sahipliği yapmaktadır. Okyanusun “alacakaranlık bölgesi” olarak da adlandırılan mezopelajik bölgesi, yüzeyin 656 feet ile 3.280 feet (200 metre ile 1.000 metre) altında yer almaktadır. Alacakaranlık bölgesi aynı zamanda, gündüzleri alacakaranlık bölgesinde saklanan ve geceleri beslenmek için yüzey sularına yüzen köpekbalıkları veya fener balıkları gibi av arayışı için dalan deniz yaşamı için de çok önemli bir yaşam alanıdır. Araştırmacılar, 15 milyon yıl önce ve 50 milyon yıl önce meydana gelen ve okyanus sıcaklıklarının bile “bugünkünden belirgin şekilde daha sıcak” olduğu iki sıcak döneme odaklandı. Çalışmaya göre, daha yüksek okyanus sıcaklıkları organizmaların metabolik hızlarını da artırarak gıda talebinin ve oksijen tüketiminin artmasına neden oluyor. Okyanus yüzeyindeki organik madde parçacıkları aşağıya doğru sürüklenir ve alacakaranlık kuşağındaki yaşam için ana besin kaynaklarından biri olarak hizmet eder. Ancak geçmişte yaşanan ısınma olayları bu maddenin bakteriler tarafından daha çabuk parçalanmasına neden olmuş, dolayısıyla okyanus bölgesine daha az madde ulaşmıştır. “Alacakaranlık ile ilgili hala az şey biliyoruz” Birleşik Krallık’taki Cardiff Üniversitesi’nde fahri profesör olan çalışma yazarlarından Paul Pearson yaptığı açıklamada, “Alacakaranlık bölgesinin her zaman yaşam dolu zengin bir habitat olmadığını gördük” dedi. Pearson “Bu sıcak dönemlerde, alacakaranlık bölgesinde çok daha az organizma yaşıyordu, çünkü yüzey sularından çok daha az yiyecek geliyordu” dedi. Birleşik Krallık’taki Exeter Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırma görevlisi olan çalışmanın başyazarı Dr. Katherine Crichton yaptığı açıklamada, “Okyanus alacakaranlık bölgesi hakkında hala nispeten az şey biliyoruz, ancak geçmişten gelen kanıtları kullanarak gelecekte neler olabileceğini anlayabiliriz” dedi. Crichton, “Alacakaranlık kuşağı yaşamının zengin çeşitliliği, okyanus sularının bir buzdolabı gibi davranacak kadar soğuduğu, yiyecekleri daha uzun süre koruduğu ve yaşamın gelişmesine izin veren koşulları iyileştirdiği son birkaç milyon yılda gelişti. Bulgularımız, önemli değişikliklerin halihazırda devam ediyor olabileceğini gösteriyor” dedi. Crichton “Sera gazı emisyonlarını hızla azaltmazsak, bu durum 150 yıl içinde alacakaranlık kuşağındaki yaşamın büyük bir kısmının ortadan kalkmasına ya da yok olmasına yol açabilir ve etkileri bin yıl sonrasına kadar uzanabilir. Düşük emisyonlu bir gelecek bile önemli bir etkiye sahip olabilir, ancak bu orta ve yüksek emisyon senaryolarından çok daha az şiddetli olacaktır. Çalışmamız, bu okyanus habitatının iklim ısınmasına karşı ne kadar savunmasız olabileceğini bulmak için bir ilk adımdır” diye ekledi. Araştırmacılar 2010 yılından sonraki toplam karbondioksit emisyonlarına dayanan üç emisyon senaryosu kullandılar. Düşük tahmin 625 milyar metrik ton, orta tahmin 2,500 milyar metrik ton ve yüksek tahmin ise 5,000 milyar metrik tondu. İklim krizi ve okyanusa etkisi İngiltere’deki Liverpool Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapan Jamie Wilson yaptığı açıklamada, “Alacakaranlık bölgesi okyanusun karbon döngüsünde önemli bir rol oynuyor çünkü fitoplanktonlar tarafından alınan karbondioksitin çoğu, kalıntıları okyanus yüzeyinden aşağıya doğru batarken orada son buluyor” dedi.  Wilson “Karbonun bu hareketinin gelecekte nasıl değişebileceğini tahmin etmenin zorluklarından biri, modern okyanusta ayrıştırılması gereken çok sayıda süreç olmasıdır. Geçmiş sıcak dönemlerdeki alacakaranlık kuşağına bakarak en önemli süreçleri belirleyebilir ve bunları geleceği tahmin etmek için kullanabiliriz. Karbonun bu doğal döngüsünün muhtemelen halihazırda değişmekte olduğunu ve gelecekte de bozulabileceğini bulduk” diye ekledi. Çalışmaya göre iklim krizi Dünya okyanuslarını kirlilik, ısınma, oksijensizleşme, asitleşme ve aşırı avlanma şeklinde etkiledi. Bu etkiler, korumacıların okyanuslardaki zararlı faaliyetleri kısıtlamak gibi farklı koruma çabalarını düşünmelerine neden oldu. Küresel Karbon Bütçesi, 2022 yılında toplam küresel karbondioksit emisyonlarının 40,6 milyar metrik ton olduğunu tahmin etmektedir. Yıllık emisyonlar 2010 yılından bu yana her yıl bu rakama yakın seyretmiştir, bu nedenle araştırmacılar kullandıkları düşük tahmin senaryosunun zaten salınmış olduğunu belirtmişlerdir. Ekip, orta emisyon senaryosuna yaklaşık 50 yıl içinde, yüksek tahmine ise bir yüzyıldan biraz fazla bir süre içinde ulaşılacağını düşünüyor. Çalışmaya göre iklim krizi Dünya okyanuslarını kirlilik, ısınma, oksijensizleşme, asitleşme ve aşırı avlanma şeklinde etkiledi. Bu etkiler, korumacıların okyanuslardaki zararlı faaliyetleri kısıtlamak gibi farklı koruma çabalarını düşünmelerine neden oldu. “İklim krizinin engellenmesi alacakaranlık kuşağını kurtaracak” Rocha, alacakaranlık bölgesini korumanın zor olacağını, çünkü balıkçılığı veya derin deniz madenciliğini önlemek gibi tipik koruma çabalarının burada uygulanamayacağını söyledi. Rocha “Alacakaranlık kuşağı için bir deniz koruma alanı çok az anlam ifade ediyor çünkü onu etkileyen etkiler doğası gereği küreseldir. Alacakaranlık kuşağını korumak için gerçekten ihtiyacımız olan şey, gezegenimizin iklimini maruz bıraktığımız yüksek değişim hızını durdurmak ya da en azından yavaşlatmaktır” diye ekledi.

26/05/2025

Klasik müzik dinlemek hayatınızı iyileştirebilir mi?

lemency Burton-Hill yeni kitabı A Year of Wonder’ı yazarken nasıl ilham aldığını ve müzik dinlemenin neden güçlü bir ‘ruh bakımı’ eylemi olabileceğini açıklıyor. Günlük bir doz klasik müzik hayatınızı değiştirebilir mi? Kulağa inanılmaz derecede büyük bir iddia gibi geliyor, ancak benim durumumda cevap yankılanan bir evet oldu. Ve Ocak ayı – genellikle kararların, borçların ve diyetlerin bir kenara atıldığı sefil bir ay – tüm zengin, çeşitli harikalarıyla yeni bir sonik ses ortamına dalmak için tartışmasız mükemmel bir zaman. Bizler müzik yapan bir türüz – her zaman öyleydik, her zaman da öyle olacağız. Aynı zamanda müzik alışverişi yapan bir türüz: aşk acısı çeken gençler birbirleri için karışık kasetler hazırlamaya başlamadan ya da dijital yayın hizmetleri favori parçalarımızı değiş tokuş etmemizi sağlamadan çok önce, müzik aracılığıyla iletişim kuruyor ve bağlantı kuruyorduk. İnsanlar olarak, uzun bir avcı-toplayıcı günün ardından ateşin etrafında bir araya gelerek, şarkılar söyleyerek ve şarkılar aracılığıyla hikayeler anlatarak evrimleştik. Atalarımızın yaptığı buydu; dünyayı bu şekilde anlamlandırdılar; nasıl olunacağını bu şekilde öğrendiler. Bu, kim olduğumuz konusunda hala temel olan bir dürtüdür. Yine de modern hayatlarımız daha önce görülmemiş derecede parçalanmış ve bölünmüş durumda. Cidden, kim her gün belirli bir müzik parçasını aktif olarak dinlemek için zaman ayırma lüksüne sahip? Belki de müziğin ve özellikle de klasik müziğin sağlayabileceği duygusal alana hiç bu kadar acil ihtiyaç duymamıştık. Bilimsel araştırmalar, ‘kişisel bakım’ olarak adlandırılan düzenli eylemlerin zihinsel sağlığımız ve refahımız üzerinde anlatılamaz faydaları olabileceğini giderek daha fazla kanıtlıyor, ancak şahsen ben düzenli meditasyon veya yoga yapmayı hiç beceremedim. Niyetim ne kadar asil olursa olsun asla spor salonuna gitmiyorum. Temelde kahve ve şekerle besleniyorum. Vergi beyannamemi hep son güne bırakırım. O halde kaçınılmaz olarak, bu Yeni Yıl kararları alma ve bozma zamanı beni oldukça sefil hissettirmeye meyilli. Her yıl, sadık kalmakta tamamen başarısız olduğum yıllık beklentiler belirliyorum ve bunun sonucunda giderek daha fazla strese giriyorum. Yalnız olmadığıma eminim. (Umarım yalnız değilimdir.) Yine de benim bile her gün birkaç dakikamı ayırıp kulaklığımı takarak tek bir müzik parçası dinleyecek ve dönüşüme uğrayacak kadar öz disipline sahip olduğum ortaya çıktı. Çocukluğumdan beri keman çalmama ve on yıl boyunca klasik müzik yayıncısı ve yazarı olarak çalışmama rağmen, bu müzikle günlük olarak ilgilenmenin mucizevi etkisini ancak özellikle yorucu birkaç yılın ardından tam olarak kavrayabildim. Kişisel keder; dur durak bilmeyen serbest bir kariyerin uzlaşmaz taleplerini enerjik bir çocukla dengelemek; dış dünyaya “her şey yolunda!” sinyali verirken sürekli tükenmişliğin sınırında hissetmek – söylemem yeterli, pek sağlıklı bir yerde değildim. Yine de denediğim potansiyel çözümlerin hiçbirinin etkisi olmadı. Filmlerden cenaze yönetmenlerine kadar herkesin duygularını yükseltmek istediklerinde her zaman klasik müziğe güvenmelerinin bir nedeni var Dinleme alışkanlıklarımı bilinçli bir günlük ritüele dönüştürdüğümde, neredeyse anında daha az endişeli hissetmeye başladığım ortaya çıktı. Kendime her gün için belirli bir parça içeren aylık klasik çalma listeleri hazırladım. Otomatik olarak bir sosyal medya kaydırma deliğine çekilmek yerine metroya binmek ve play tuşuna basmak ruhsal olarak dengeleyici görünüyordu. Bunu orantısız bir şekilde dört gözle beklemeye başladım. Ve bu küçük ama güçlü ruh bakımı eyleminden bu kadar anlamlı bir şekilde faydalanabiliyorsam, başkalarının da faydalanabileceğini düşündüm. Ya kendi ruhsal gelişimimi Nereden başlamalı? Klasik müzik, sayısız karmaşık nedenden ötürü, genellikle dar bir elit kesimin himayesinde olduğu düşünülen bir sanat biçimidir; çok az kişinin davet edildiği özel bir parti. Bu acı verici bir şekilde ironiktir, çünkü eserin kendisi duygusal açıdan sahip olduğumuz en doğrudan eserler arasındadır. Filmlerden cenaze yönetmenlerine kadar herkesin duyguları yükseltmek istediklerinde her zaman klasik müziğe başvurmalarının bir nedeni var. Ve çoğu zaman utangaç bir tavırla kendilerine bir klasik müzik listesi hazırlayıp hazırlayamayacağımı soran arkadaşlarımın, ailemin ve hatta yabancıların sayısını unutuyordum. Bazen kesin bir istekti: ders çalışmak ya da çalışmak için müzik; yeni doğan bebeklerini yatıştırmak ya da uykuya dalmak ya da yeni eşlerinin ebeveynlerini etkilemek için müzik; egzersiz yapmak için müzik; gevşemek için müzik; bahçeye çıkmak, işe gitmek ya da bir akşam yemeği partisi vermek için müzik. Yerel kahve dükkanımı işleten adam benden öğleden sonra/akşam vardiyası için klasik bir müzik seçmemi istedi. Genç yeğenim sınavlarını gözden geçirirken ona yardımcı olacak bir şeyler arıyordu. Ve böyle devam etti. Çoğunlukla, bu çalma listesi avcılarından duyduğum şey şu şekildeydi: “Bir TV programında/filmde/videoda/reklamda klasik müzik olduğunu düşündüğüm bir parça duydum ve bayıldım. Klasik müzik hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama biraz daha dinlemek istiyorum ve nereden başlayacağıma dair hiçbir fikrim yok…” “Nereden başlamalı” sorusu kritik önem taşıyor. Teknoloji, hemen her sektörde olduğu gibi müzik sektörünü de hem olumlu hem de olumsuz yönde etkiledi. Geleneksel finansal modellerin çöküşünün sanatçıları ve plak şirketlerini genellikle eskisinden daha kötü durumda bıraktığı doğru. Ancak Spotify ve Apple Music gibi yasal yayın platformlarının ortaya çıkışı, bu partinin kapısını heyecan verici ve demokratikleştirici bir şekilde açtı. Şu anda birçoğumuzun dijital parmak uçlarımızda erişebildiği şeyler 10 yıl önce hayal bile edilemezdi. Artık yarı düzgün bir internet bağlantısı olan herkes, daha önce ne aradığını bilen ve bunun için ödeme yapacak kaynaklara sahip olanlar dışında herkese kapalı olan bir müzik evrenini keşfedebilir. Yine de: şu anda bir düğmeye tıklayarak ücretsiz olarak erişilebilen şeylerin çokluğu, felç edici olmasa bile göz korkutucu olabilir. Ben de bir tür alan rehberi yazmaya karar verdim; klasik müzik tarihi değil, çok sevdiğim müziklerin elle derlenmiş bir hazinesi. Yüzyıllar boyunca kanon dışında bırakılan pek çok kadını, siyahi bestecileri, eşcinsel ve transseksüel bestecileri, farklı engelleri olan bestecileri (Beethoven en muhteşem eserlerinden bazılarını tamamen sağırken yazmıştı) içeriyor; Akıl sağlığı sorunları, bağımlılık, düşük özgüven gibi sorunlarla mücadele etmiş ya da etmekte olan besteciler; her türlü beklenmedik gündelik işi yaparak (taksi şoförleri, tesisatçılar, eczacılar, portakal toplayıcıları, posta işçileri) geçimlerini sağlamak zorunda kalan ancak tüm zorluklara rağmen çalışmaya devam eden ve dinleme zevkimiz için bu muhteşem eserleri yaratan besteciler. Ve belki de kurtuluşumuz için.   En büyük müzik eserlerinin empati motorları olduğuna inanıyorum: başka hayatlara, çağlara, ruhlara geçmeden seyahat etmemizi sağlarlar. Aynı zamanda sağlamdırlar: etraflarında çoklu görevler üstlenmenize, onları gerçek hayatınıza sığdırmanıza dayanabilirler. Bu nedenle, klasik müzik meraklısı olmak için doğru ‘kimlik bilgilerine’ sahip olup olmadığınızı veya ‘doğru’ dinleyip dinlemediğinizi bir kez daha düşünmeyin: bana güvenin, tek giriş kriteri kulaklara sahip olmaktır. İşe gidip gelirken dinleyebilirsiniz; yürüyüşe çıkarken yanınıza alabilirsiniz; çocuklarınızın kahvaltısını hazırlarken ya da okula koştururken arka plana yerleştirebilirsiniz; akşam yemeği hazırlarken, bir şeyler

26/05/2025

Ailenizle bağlarınızı hiç koparmalı mısınız?

Ebeveynler ve çocukları arasındaki yabancılaşma şaşırtıcı derecede yaygındır – bu tür zor bir karar verme konusunda araştırmalar böyle diyor. Sarah ilk olarak 21. yaş gününden birkaç gün sonra annesiyle bağlarını kopardı. Kimliğini korumak için adı değiştirilen Sarah, “Gerçekten sinirlenmeye başlamıştım,” diyor. Öfkeli bir telefon görüşmesi sırasında ilişkisini bitirmiş.   Anne ve babasının doğum gününü kutlayamayacak kadar meşgul olmaları bir şeydi. Ama bundan daha fazlası vardı. Sarah annesinin soğukluğundan, bencilliğinden ve hayatına olan ilgisizliğinden bıkmıştı. Sarah’nın eğitimini küçümsüyor ve aile çiftliğinde ona yardım etmesi için sürekli baskı yapıyordu. En çok da annesinin onu kontrolcü ve bazen de tacizci babasından koruyamaması Sarah’yı incitmişti.   Sarah iki ya da üç yıl boyunca annesiyle hiç görüşmemiş, annesi de Sarah’ya hiç ulaşmamış. “Oldukça özgürleştirici hissettirdi” diye hatırlıyor Sarah.   Ancak, sonunda yurtdışına taşınmaya karar verdiğinde, Sarah işleri kötü bir şekilde bırakmak istemedi ve ailesiyle tekrar temasa geçti. Anne ve babasının pişmanlık duymadıklarını, hiçbir şey olmamış gibi davrandıklarını ve sonraki birkaç on yıl boyunca daha da uzaklaştıklarını söylüyor. Batı İngiltere Üniversitesi’nde psikoloji alanında kıdemli öğretim görevlisi ve No Family is Perfect kitabının yazarı Lucy Blake, yabancılaşma üzerine nispeten az araştırma olduğunu söylüyor: A Guide to Embracing the Messy Reality kitabının yazarı. “Bu hala bir tabu” diyor. “İnsanların hakkında konuşmak istemediği oldukça korkutucu bir konu. Bunun sadece diğer insanların başına gelen bir şey olduğunu düşünüyorlar.”   ABD’de 8.500’den fazla kişiyle yapılan bir anketten elde edilen veriler kullanılarak 2022 yılında yayınlanan bir çalışma, 24 yıllık bir süre zarfında bu kişilerin %26’sının babalarından, %6’sının da annelerinden uzak kaldıkları dönemler olduğunu ortaya koymuştur. Bu kişiler arasında ebeveynlerini ara sıra görmeye devam edenler de vardı. Almanya’da 10.200 kişi üzerinde yapılan benzer bir araştırmaya katılanların %9’u 13 yıl boyunca annelerinden, %20’si ise babalarından uzaklaşma yaşamışlardır. Cornell Üniversitesi’nden sosyolog Karl Pillemer, 2020’de yayınlanan bir kitapta ayrıntılı olarak anlatılan ve ABD’de 1.340 kişi üzerinde yapılan bir başka araştırmada, %10’unun şu anda bir ebeveyni ya da çocuğuyla tamamen yabancılaşmış olduğunu, yani hiç iletişim kurmadığını tespit ettiğini söylüyor.   Ancak uzun süreler boyunca yabancılaşmış kişileri takip eden herhangi bir veri bulunmadığından, bu olgunun daha yaygın hale gelip gelmediğini bilmek zor. Ancak Pillemer gibi bazı araştırmacılar bunun böyle olduğuna inanıyor.   “Bebek patlaması kuşağından önceki kuşaklarda çok güçlü bir aile dayanışması normu vardı – kan sudan daha kalındır. Bu normlar zayıfladı” diyen Pillemer, bunun ille de kötü bir şey olmadığını savunuyor. Evli olmayan birliktelikler ve çocuksuz çiftler gibi yeni aile normlarının da zaman içinde daha kabul edilebilir hale geldiğini belirtiyor.   Birbirinden uzaklaşmış ailelerle çalışan ve bu konuda birkaç kitap yazmış olan klinik psikolog Joshua Coleman da bu görüşe katılıyor. Yükselen bireyciliğin de yabancılaşmayı tetikleyebileceğini ekliyor.   “Bireycilik kültürü, kişinin kendi benliği, kimliği ve mutluluğu ile meşgul olmasıdır” diyor. “Bu yüzden de diğer insanlarla olan ilişkilerimiz ikincil olarak görülüyor.” Araştırmalar, ABD’deki yaşlı ebeveynlerin çocuklarıyla ilişkilerinin kötü olma olasılığının İsrail, Almanya ve İngiltere gibi daha az bireyci ülkelerdeki ebeveynlere kıyasla iki kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Coleman bu durumun sosyal medya tarafından daha da güçlendirildiğini savunuyor. İnternette benzer düşünen insanlardan oluşan kendi kabilenizi bulmak giderek kolaylaşıyor ve pek çok influencer bizi “zehirli” insanlarla bağlarımızı koparmaya teşvik ediyor.   Bir anlamda, gerçek, metafizik ve varoluşsal anlamda her şeyimi aileme borçluyum – Christopher Cowley Terapistlerin artan kullanımının da bir rol oynadığını savunuyor. Ve her zaman daha iyisi için değil – örneğin bazı terapistler, hikayenin sadece bir tarafını dinledikten sonra, aile üyeleriyle tanışmadan onlara psikiyatrik rahatsızlıkları olan “teşhis” koyabiliyor. Ancak bu, psikiyatri ve psikoloji alanlarındaki etik kurallara aykırıdır. Coleman, terapinin ardından ebeveynlerini zehirli, narsist ya da sınırda kişilik bozukluğuna sahip olmakla suçlayan pek çok yetişkin çocukla tanıştığını söylüyor.   Bu, bağları koparmanın mutlaka kötü bir karar olduğu anlamına gelmiyor. Pillemer, pek çok insanın, özellikle de çocukluklarında istismara uğramış olanların bunu yapmak için çok iyi nedenleri olduğunu söylüyor. “Bu konuda sosyal bir damgalama olmamalı” diyor. Coleman, ebeveynleriniz davranışlarından tamamen pişmanlık duymuyorsa veya sizi dinlemeyi bile reddediyorsa aynı durumun geçerli olabileceğini de ekliyor.   Ancak Pillemer, 300 yabancıyla yapılan bir anket ve derinlemesine görüşmeleri içeren araştırmasının, bir kişinin bağlarını koparmasına neden olan şeyin genellikle kayınvalideyle yaşanan gerginlikler gibi “küçük olumsuz etkileşimlerin birikmesi” olduğunu ortaya koyduğunu söylüyor. ABD’de Coleman tarafından 1.000’den fazla kişiyle yapılan bir ankette, çoğu kişi aile üyelerinin belirli eylemlerini veya genel aile dinamiklerini yabancılaşmalarının nedeni olarak göstermiştir. Bu durum bazen boşanma sonrası, ebeveynlerden birinin tarafını tutma ya da yeni eşten hoşlanmama ile bağlantılıdır. Kimlik ve cinsellik de kilit faktörler olabilmektedir; örneğin bazı ebeveynler çocuklarının eşcinsel olduğunu kabul etmeyi reddetmektedir. Neredeyse beşte biri siyasi farklılıkların bir neden olduğunu söyledi.   Blake, Birleşik Krallık’ta bir aile üyesiyle arası açık olan yaklaşık 800 kişiyle yaptığı ankette, çoğu kişinin duygusal istismarı bir neden olarak gösterdiğini tespit etti. “Genellikle sorunlu ebeveynlikle ilgilidir, gerçekten sert ebeveynlik, kontrolcü ebeveynlik, otoriter ebeveynlik gibi” diyor, ancak anket katılımcılarının yabancılaşmayla başa çıkmak için özellikle destek arayan kişiler olduğunu, dolayısıyla bunu yaşayan herkesi tam olarak temsil etmediğini vurguluyor. Ancak bunun, zor aile ilişkilerinin genellikle gözden kaçan bir yönünü vurguladığını söylüyor.   “Kimsenin kendini güvende hissetmediği bir ilişkide kalmak zorunda olduğunu düşünmüyorum” diyor. “Genellikle fiziksel ya da cinsel istismarı düşünürüz, ancak duygusal istismar da konuşulması gereken önemli bir konudur.” Coleman ve Pillemer, duygusal istismarın karmaşık bir terim olduğunu ve yanlış kullanılabileceğini söylüyor. Coleman, bazen yetişkin bir çocuğun, destekleyici ebeveynlerini haksız bir şekilde istismarcı kötüler olarak gösterecek şekilde tüm çocukluk geçmişini yeniden yazmasına neden olan bir akıl hastalığı veya madde bağımlılığı sorunu olabileceğini söylüyor. Ancak gerçek duygusal istismarın, bunu yaşayanlar üzerinde yaratabileceği etkiyi göz ardı etmemek önemlidir. Sağlıklı ebeveynlik normlarının da sürekli değiştiğini ekliyor. Bugün duygusal istismar ya da ihmal olarak görülen şeyler geçmişte böyle görülmeyebilir. Örneğin, günümüzde ebeveynler genellikle çocuklarının akıl hastalığını tanımaya ve desteklemeye çalışmaktadır. Ancak 40 yıl önce, toplumun ruh sağlığı sorunlarına ilişkin anlayışı bugünkünden çok daha sınırlıydı.   Açıkçası, bazı insanlar ebeveynleriyle bağlarını koparmanın bazen gerekli olduğunu düşünüyor. Ama aslında onlara ne kadar borçluyuz?   University College Dublin’den filozof Christopher Cowley, ebeveynlerimize ömür boyu sürecek bir ilişki borçlu olup olmadığımız varsayımsal olarak sorulduğunda “ikilemde kaldım” diyor. “Bir anlamda, gerçek, metafizik ve varoluşsal anlamda ebeveynlerime her şeyi borçluyum. Ancak açıkçası, eğer korkunç bir ebeveyn istismarından kurtulduysam, muhtemelen bu başka bir

26/05/2025

Everest ölüm bölgesini ilk fetih eden dağcılar: Edmund Hilary ve Tenzig Norgay

Everest’in zirvesine ulaşmak için Edmund Hillary ve Tenzing Norgay, dağın en tehlikeli kısmında tehlikeli buz ve ölümcül oksijen eksikliğiyle mücadele ederken sarp kayalara tırmanmak zorunda kaldılar. Yetmiş iki yıl önce zaferlerini BBC ile paylaştılar. Yeni Zelandalı Edmund Hillary 3 Temmuz 1953’te BBC’ye verdiği demeçte, Nepalli şerpa Tenzing Norgay ile birlikte dünyanın en yüksek noktasına çıktıklarında neler hissettiklerini anlatırken, “Sanırım ilk tepkim kesinlikle bir rahatlamaydı,” diyordu. “Zirveyi bulduğumuz için rahatlamıştık ve orada olduğumuz için de rahatlamıştık.” Tehlikeli buzlu araziden ve ısırıcı soğuktan kurtulan Tenzing de, çevirmeni ve keşif ekibinin lideri Albay John Hunt aracılığıyla, zirveye ulaştığında ilk hissinin “muazzam bir rahatlama” olduğunu ve bunu sevincin izlediğini söyledi. Çünkü iki adam Everest’in zirvesinde durabilmek için dağın en tehlikeli bölgesi olan meşhur “ölüm bölgesi ”nde 40 ft’lik aşılmaz gibi görünen dik bir kaya yüzeyini tırmanmayı başarmışlardı.   Deniz seviyesinden 8,849m (29,032ft) yükseklikte, Nepal ve Tibet sınırında yer alan dağın pek çok ismi vardır. İngilizler 1856’da araştırmacı George Everest’in adını vermişlerdir, ancak Tibet’te uzun zamandır yerel olarak Sagarmatha olarak bilinmektedir ve Nepal’de dünyanın ana tanrıçası anlamına gelen Chomolungma olarak adlandırılmaktadır.   Ölüm bölgesi, Everest’in belirli bir bölümüne verilen bir terimdi. İnsanlar inanılmaz soğuklarda, sert rüzgarlarda ve oksijen eksikliğinde hayatta kalabilecek şekilde evrimleşmemiştir. Atmosferin inceliği, dağcıların hayati organlarının yeterli oksijen alamadığı ve vücutlarının parçalanmaya başladığı hipoksiye maruz kalması anlamına gelir. Beyinleri ve akciğerleri oksijensiz kaldıkça kalp atışları hızlanır ve kalp krizi riskleri artar. Beyne giden oksijen azlığı beynin şişmesine neden olarak baş ağrısı ve mide bulantısını tetikler ve özellikle stres altındayken dağcının muhakeme ve karar verme yeteneğini hızla bozar. Beyinleri şiştikçe, dağcıların hezeyan yaşadıkları, orada olmayan insanlarla konuştukları, karın içine gömüldükleri ve hatta kıyafetlerini çıkardıkları bilinmektedir.   Tenzing ve Hillary – keşif gezisindeki diğerleriyle birlikte – 1953 yılının Nisan ve Mayıs ayları boyunca dağa yavaş yavaş tırmanarak, artan rakımlarda bir dizi kamp kurarak Himalayalar’daki zorlu koşullara yavaş yavaş alışmayı planlamışlardı. Bu, Everest’in zirvesine doğru ilerledikçe azalan oksijeni telafi etmek için vücutlarına akciğer kapasitelerini genişletme ve daha fazla hemoglobin (kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve akciğerlerden vücudun diğer bölgelerine oksijen taşınmasına yardımcı olan protein) üretme zamanı tanıdı. Ancak çok fazla hemoglobin kanı kalınlaştırdığı için bu aklimatizasyon da ekip için risksiz değildi. Bu da kan dolaşımını zorlaştırarak, Everest’e ulaşma ihtimalini arttırıyor. Bir ekip çalışması Tenzing ve Hillary 29 Mayıs 1953’ün erken saatlerinde keşif gezisinin ikinci denemesine başladılar ve zirveye doğru açık sırt boyunca karla mücadele ettiler. Hillary’nin oğlu Peter, 2023 yılında BBC Witness History’ye verdiği demeçte, buzlu sırtları aşarlarken, Yeni Zelandalı dağcının devam edip edemeyecekleri konusunda kendi şüpheleri olmaya başladığını söyledi.   “En çok hatırladığım şeylerden biri, güney zirvesine doğru dik kar ve buz kanatlarından yukarı doğru ilerleyişini anlatması. Önde olduğunu, bu basamakları kestiğini, büyük kar ve buz tabakalarının gevşediğini ve Everest’in Tibet’e inen Kangshung Yüzü’ne (doğuya bakan taraf) doğru bu dik yamaçlardan aşağı indiğini söylüyor. Ve günlüğünde de gördüğüm üzere, devam etmenin güvenli olup olmadığı konusunda bazı şüpheleri olduğunu söyledi.” “Bu hikayeyi anlatırken gözlerinde bir parıltı ve alaycı bir gülümsemeyle Tenzing’e baktığını ve ikisinin de birbirlerine gülümseyerek o koşullara rağmen devam ettiklerini söylediğini hep hatırlıyorum.” Hillary’nin tırmanış arkadaşı Tenzing bunun onun kaderi olduğunu hissetti, “bu dağ için bir çağrısı vardı. Bu onun için özel bir dağdı,” diyen oğlu Jamling Norgay, 2023 yılında BBC Witness History’ye konuştu. “21 yılı aşkın bir süre boyunca bu dağa altı kez tırmanmayı denemişti. Bir yıl önce İsviçrelilerle yaptığı denemede zirveye yaklaşık 400 metre kalmıştı ve geri dönmek zorunda kalmıştı. Her zaman bunun tırmanması gereken bir dağ olduğunu hissetmişti” dedi.   Açıkta kalan dik kaya yüzeyi, iki dağcı ile hedefleri arasında duran son büyük engeldi. Görünüşte hiçbir ayak ya da el tutamağı olmayan pürüzsüz yüzeyine tırmanmak imkânsız görünüyordu. Hillary, Tenzing tarafından tutulan bir iple, vücudunu kaya yüzeyi ile bitişikteki buz sırtı arasındaki dar bir çatlağa sıkıştırdı ve buzun yol vermemesi için dua etti. Daha sonra yavaş ve özenli bir şekilde yukarı doğru tırmandı. Zirveye ulaştığında ipi Tenzing’e attı, o da onu takip etti. Tırmanmayı başardığı kaya yüzeyi daha sonra onun onuruna Hillary Basamağı olarak adlandırılacaktı. Burası 2015 yılında meydana gelen yıkıcı bir depremle yerle bir oldu. Hillary 1953’te BBC’ye verdiği demeçte, “Son anlarda sırt boyunca ilerliyorduk ve sırtın zirvesini göremiyorduk” dedi. “Bizden sağa doğru kaçmaya devam etti ve son tümseği döndük ve sırtın kuzeye doğru alçaldığını gördük, bu oldukça rahatlatıcıydı, bu yüzden yukarı baktık ve zirve sadece 30, 40 ft üzerimizdeydi. Böylece zirveye çıktık ve üzerine bastık.” İki dağcı dünyanın zirvesinde dururken sevinç içinde birbirlerine sarıldılar. Hillary fotoğraf makinesini çıkardı ve Tenzing’in Britanya, Hindistan, Nepal ve Birleşmiş Milletler bayraklarıyla süslü buz baltasını sallayarak ve dünyanın zirvesinden manzaralar çekerek fotoğrafını çekmeye başladı. Şerpa karda bir çukur kazdı ve Budist adağı olarak tatlılar ve bisküviler gömdü. Yanımızda sonsuza dek orada kalacak hiçbir şey yoktu,” diyor Hillary 1953’te BBC’ye. “Bir cairn (dağdaki en yüksek noktayı işaretlemek için kaya yığını) yapmak imkansızdı çünkü kayalar zirvenin 30-40 ft kadar altındaydı. Tenzing Budist tanrılara adak olarak birkaç parça yiyecek bıraktı ve biz de tepeye ipe asılı dört bayrak bıraktık ama bunların çok uzun süre dayanacağını sanmıyorum.”   İkili ayrıca Haziran 1924’te dağda kaybolan George Mallory ve Andrew “Sandy” Irvine adlı kayıp dağcılara dair kanıt aradı. Mallory, bir gazeteci tarafından neden Everest’e tırmanmak istediği sorulduğunda “çünkü orada” diyerek meşhur cevabını vermişti. Ama hiçbir iz bulamadılar. Mallory’nin cesedi nihayet 1999 yılında bulunurken, ortağı Irvine’in kısmi kalıntıları 2024 yılında bir buzuldaki buzun erimesiyle ortaya çıktı.   Tenzing ve Hillary zirvede sadece 15 dakika kaldı. Hillary, “Oksijenimiz azalıyordu, bu yüzden geri dönüp tekrar aşağı inmeye çok hevesliydik” dedi. Everest’i bir ekip olarak fethettiklerini düşünen iki adam, zirveye ilk kimin adım attığını söylememek için birbirleriyle bir anlaşma yaptı. Tenzing, 1955 tarihli otobiyografisi Karların Kaplanı’nda, Hillary’nin kendisinden önce geldiğini söyleyerek basın spekülasyonlarına son verecekti. Bitkin bir halde ana kamplarına inerlerken Hillary’nin Yeni Zelandalı arkadaşı ve dağcı George Lowe ile karşılaştılar. Hillary onları selamlarken, “George, o piçi yere serdik,” dedi. Başarılarının haberi, Kraliçe 2. Elizabeth’in taç giyme töreninin arifesi olan 2 Haziran’a kadar dış dünyaya ulaşmayacaktı. Kraliçe Edmund Hillary ve Col Hunt’a şövalye unvanı verirken, Tenzing’e George Madalyası verildi ve bu da kendisinin neden aynı şekilde onurlandırılmadığı konusunda tartışmalara yol açtı.   O zamandan bu