FEATURED
27/06/2025

İranlı yetkililer, iki ülke arasındaki son savaşın ardından İsrail istihbarat kurumlarıyla bağlantılı olduğundan şüphelenilen kişilere yönelik bir tutuklama dalgası ve çok sayıda infaz gerçekleştirdi. Tutuklama ve infazlar yetkililerin İsrailli ajanlar tarafından İran güvenlik birimlerine eşi benzeri görülmemiş bir sızma olarak tanımladıkları olayın ardından geldi.   Yetkililer, İsrail’e verilen bilgilerin çatışma sırasında bir dizi yüksek profilli suikastta rol oynadığından şüpheleniyor. Bunlar arasında, İran’ın İsrail istihbarat teşkilatı Mossad’ın ülke içinde çalışan ajanlarına atfettiği, seçkin İslami Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (IRGC) üst düzey komutanların ve nükleer bilim adamlarının hedef alınarak öldürülmesi de yer alıyor.   Bu cinayetlerin büyüklüğü ve kesinliği karşısında sarsılan yetkililer, ulusal güvenlik adına yabancı istihbaratla çalıştığından şüphelenilen herkesi hedef alıyor. Ancak pek çok kişi bunun aynı zamanda muhalefeti susturmanın ve halk üzerindeki kontrolü sıkılaştırmanın bir yolu olduğundan korkuyor. 12 gün süren çatışmalar sırasında İranlı yetkililer İsrail için casusluk yapmakla suçlanan üç kişiyi idam etti. Çarşamba günü – ateşkesten sadece bir gün sonra – üç kişi daha benzer suçlamalarla idam edildi.   Yetkililer o tarihten bu yana ülke genelinde yüzlerce şüphelinin casusluk suçlamasıyla tutuklandığını duyurdu. Devlet televizyonu, İsrail istihbaratıyla işbirliği yaptıklarını itiraf ettikleri iddia edilen bazı tutukluların sözde itiraflarını yayınladı. İnsan hakları grupları ve aktivistler, İran’ın uzun süredir devam eden zorla itiraf alma ve adil olmayan yargılamalar yapma uygulamalarına atıfta bulunarak son gelişmelerle ilgili korkularını dile getirdiler. Bunu daha fazla infazın izleyebileceğine dair endişeler var. CIA, MOSSAD ve MI6 İran İstihbarat Bakanlığı, CIA, Mossad ve MI6 da dahil olmak üzere Batılı ve İsrailli istihbarat ağlarına karşı “amansız bir savaş” yürüttüğünü iddia ediyor İran Devrim Muhafızları’na bağlı Fars Haber Ajansı’na göre, İsrail’in 13 Haziran’da İran’a saldırmaya başlamasından bu yana “İsrail casus ağı ülke içinde oldukça aktif hale geldi”. Fars, 12 gün boyunca İran istihbarat ve güvenlik güçlerinin “bu ağla bağlantılı 700’den fazla kişiyi” tutukladığını bildirdi.   BBC Persian’a konuşan İranlılar, İran İstihbarat Bakanlığı’ndan telefon numaralarının İsrail’le ilgili sosyal medya sayfalarında yer aldığını bildiren uyarı mesajları aldıklarını söylediler. Kendilerine bu sayfaları terk etmeleri ya da kovuşturmaya uğramaları talimatı verildi.   İran hükümeti ayrıca BBC Persian ve Londra merkezli Iran International ve Manoto TV de dahil olmak üzere yurtdışında Farsça yayın yapan medya kuruluşları için çalışan gazeteciler üzerindeki baskıyı da arttırdı. TV sunucusuna gözaltı Iran International’a göre Devrim Muhafızları, kanalın İran-İsrail çatışmasına ilişkin yayınları nedeniyle istifa etmesi için baskı yapmak amacıyla TV sunucularından birinin annesini, babasını ve erkek kardeşini Tahran’da gözaltına aldı. Sunucu, güvenlik görevlileri tarafından yönlendirilen babasından istifa etmesi yönünde bir telefon aldı ve daha ileri sonuçlar konusunda uyarıldı. Çatışmaların başlamasının ardından BBC Persian muhabirlerine ve ailelerine yönelik tehditler giderek şiddetlendi. Yakın zamanda mağdur olan gazetecilere göre, aileleriyle temasa geçen İranlı güvenlik yetkilileri, savaş ortamında aile üyelerini rehine olarak hedef almakta haklı olduklarını iddia ettiler. Ayrıca gazetecileri “mohareb” – “Tanrı’ya karşı savaş açan kişi” anlamına gelen bir terim – İran yasalarına göre ölüm cezası getirebilecek bir suçlama olarak etiketlediler.   Manoto TV, çalışanların ailelerine yönelik tehditler ve yayın kuruluşu ile tüm bağların kesilmesi talepleri de dahil olmak üzere benzer olaylar bildirmiştir. Bazı akrabaların “Tanrı’ya karşı düşmanlık” ve casusluk gibi suçlamalarla tehdit edildiği bildirildi – her ikisi de İran yasalarına göre büyük suçlar. Analistler bu taktikleri muhalefeti susturmaya ve sürgündeki medya çalışanlarını sindirmeye yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olarak görüyor.   Güvenlik güçleri ayrıca düzinelerce aktivist, yazar ve sanatçıyı, çoğu durumda resmi bir suçlama olmaksızın gözaltına aldı. Ayrıca 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hükümet karşıtı protestolarda öldürülenlerin aile üyelerini hedef alan tutuklamalar olduğuna dair haberler de var.   Bu eylemler, sadece mevcut aktivistleri değil, aynı zamanda önceki muhalefet dalgalarıyla bağlantılı olanları da hedef alan daha geniş bir kampanyaya işaret ediyor. Sosyal medya kısıtlamaları Savaş sırasında İran hükümeti internete erişimi ciddi şekilde kısıtladı ve ateşkesten sonra bile tam erişim henüz sağlanamadı. Kriz dönemlerinde, özellikle de hükümete karşı ülke çapında düzenlenen protesto gösterileri sırasında internet erişiminin kısıtlanması İran’da sıkça rastlanan bir durum haline gelmiştir. Buna ek olarak, Instagram, Telegram, X ve YouTube gibi sosyal ağların yanı sıra BBC Farsça gibi haber sitelerinin çoğu İran’da uzun süredir engelleniyor ve Sanal Özel Ağ (VPN) proxy hizmeti kullanılmadan erişilemiyor.   İnsan hakları savunucuları ve siyasi gözlemciler, İranlı yetkililerin İran-Irak Savaşı sırasında siyasi muhalefeti acımasızca bastırdığı 1980’li yıllarla paralellikler kuruyor. Pek çok kişi, İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran’ın uluslararası konumunun zayıflamasıyla birlikte yetkililerin yeniden içe dönerek kitlesel tutuklamalara, idamlara ve ağır baskılara başvurabileceğinden korkuyor.   Eleştirmenler, insan hakları gruplarına göre binlerce siyasi mahkumun -çoğu zaten cezasını çekmekte olan- “ölüm komisyonları” adı verilen kısa ve gizli yargılamaların ardından idam edildiği 1988 yılındaki olaylara işaret ediyor. Kurbanların çoğu isimsiz toplu mezarlara gömüldü.

FEATURED
26/06/2025

CIA Direktörü Ratcliffe, İran’daki üç nükleer tesise gerçekleştirilen saldırılarla ilgili açıklama yaptı. Ratcliffe, “CIA, bir dizi güvenilir istihbaratın, İran’ın nükleer programının son dönemdeki saldırılar sonucu ciddi şekilde zarar gördüğünü ortaya koyduğunu teyit ediyor” ifadesini kullandı ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe, ellerindeki güvenilir istihbaratın, İran’ın nükleer programının son dönemdeki saldırılar sonucunda ciddi şekilde zarar gördüğünü teyit ettiğini bildirdi. Ratcliffe, konuya ilişkin yazılı açıklama yaptı. CIA’in ilgili karar vericileri ve denetim organlarını tam olarak bilgilendirmek amacıyla güvenilir kaynaklardan yeni bilgiler toplamaya devam ettiğini belirten Ratcliffe, konunun ulusal önemi ve şeffaflık ilkesi nedeniyle gerekli güncellemelerin Amerikan kamuoyuyla paylaşılacağını vurguladı. Ratcliffe, “CIA, bir dizi güvenilir istihbaratın, İran’ın nükleer programının son dönemdeki hedefli saldırılar sonucu ciddi şekilde zarar gördüğünü ortaya koyduğunu teyit ediyor” ifadesine yer verdi. Geçmişte güvenilirliği ve doğruluğu kanıtlanmış bir yöntemden elde edilen istihbaratın buna dahil olduğunu aktaran Ratcliffe, “Bu bilgilere göre, İran’a ait birkaç önemli nükleer tesis imha edildi ve bu tesislerin yeniden inşası yıllar sürecek” ifadesini kullandı. ABD, 22 Haziran’da İran’ın Fordo, İsfahan ve Natanz’daki 3 nükleer tesisine hava saldırısı düzenlemişti. ABD’de hazırlanan ve CNN televizyonunda yayımlanan bir istihbarat değerlendirmesine göre, ABD’nin hafta sonu İran’ın 3 nükleer tesisine düzenlediği hava saldırılarının, İran’ın nükleer programının temel yapısını yok etmediği, muhtemelen sadece aylarca geriye attığı belirtilmişti. İsrail ordusu ise yaptığı açıklamada, saldırılarda İran’ın nükleer programına “verilen zararı saptamak için henüz erken olduğunu ancak Tahran’ın nükleer programının yıllarca geriye gittiğini” iddia etmişti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de ABD ve İsrail’in düzenlediği saldırılar sonucu ülkesinin nükleer tesislerinde “ciddi hasar oluştuğunu” belirtmişti.

FEATURED
24/06/2025

ABD’nin İran’daki nükleer tesislere saldırmasının ardından sızıntı riski tartışma konusu oldu. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, şu ana kadar tespit edilen bir radyasyon artışı olmadığını bildirdi. Peki bu tür saldırılarda sızıntı riski nasıl engelleniyor? Gerçekten bir tehlike yok mu? ABD’ye ait B-2 tipi hayalet bombardıman uçaklarının İran’daki Fordo, Natanz ve İsfahan nükleer tesislerini hedef alması, nükleer güvenlik ve radyasyon sızıntısı riskine ilişkin endişeleri yeniden gündeme taşıdı. Saldırıların ardından Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’ndan (IAEA) yapılan açıklamada, “Fordo özelinde tesisin dışındaki radyasyon seviyesinde bir artış bildirilmediği” ifade edildi. Suudi Arabistan da bölgede radyasyon artışı tespit edilmediğini açıkladı. IAEA Başkanı Rafael Grossi ise pazartesi günü kurumun başkanlar kurulunu olağanüstü toplantıya çağırdığını duyurdu. Olası bir sızıntının nasıl engellendiği, varlığı durumunda bunun nasıl tespit edildiği sorularına yanıt ararken Ankara Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Haluk Yücel ve İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Enerji Enstitüsü’nden Nükleer Uzman Prof. Dr. İskender Atilla Reyhancan değerlendirmelerde bulundu. ‘Tarihte bu kararları alabilenler, bugün de alabilir’ Prof. Dr. Haluk Yücel, nükleer tesislere yönelik bombardımanın arkasında jeopolitik ve tarihsel nedenler olduğu kadar İran’ın enerji ticaretindeki rolünün de etkili olduğunu vurguluyor. “İran’ın petrol-doğalgaz enerji kaynakları ve bunun ticaretinin daha çok Çin üzerinden yapılıyor olması da bir soru işaretidir. Tarihsel olarak da baktığımızda, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atabilen karar vericiler, İran yeterince söz dinlemiyorsa en azından nükleer tesislerindeki altyapıyı çökertmek için ağır bombardıman yapabilecekleri çok şaşılacak bir şey değil” diyor. Sızıntı riski nasıl engelleniyor? Her iki uzmana göre sızıntı riski hiçbir zaman tamamen sıfırlanamaz; ancak tesislerin yapısal özellikleri, izleme sistemleri ve hedef seçimi riski azaltıyor. Prof. Dr.  İskender Atilla Reyhancan, tesislerin dayanıklılığına dikkat çekiyor: “Reaktörlerin ve nükleer maddelerin bulunduğu yapılar genellikle yüksek yoğunluğa sahip kalın betonarme ve çelik korumalıdır. Hatta bazıları yer altına gömülüdür. Acil durumlarda bu tesislerde tasarıma esas yapısal önlemler bulunur. Çoğu zaman saldırılar doğrudan reaktör kalbi veya zenginleştirme tesisinin ana üretim yerlerine değilde, destek altyapılarına (havalandırma, soğutma gibi) yönelik olabilir. Bu da nükleer sızıntı riskini azaltmak içindir.” Prof. Dr. Yücel ise Türkiye’de bu tür durumlar için devrede olan sistemlere işaret ediyor: “Bu konuda yetkili kurum olan Nükleer Düzenleme Kurumu 7gün/24 saat esasına göre RADİSA (Radyasyon Uyarı ve Alarm) sistemleriyle bir radyasyon izlemesi yapıyordur. Uranyum zenginleştirme tesislerinden çıkabilecek yüksek radyotoksikliğe sahip UF6 gaz formunun tutunumu sağlayacak kimyasal filtreleme yöntemiyle numune toplanıyor olması gerekir.” ‘Hedef altyapılar olabilir’ Prof. Dr. Reyhancan, nükleer saldırılarda çoğu zaman reaktör çekirdeği yerine destek altyapıların hedef alındığını vurguluyor: “Çoğu zaman saldırılar doğrudan reaktör kalbi veya zenginleştirme tesisinin ana üretim yerlerine değil, destek altyapılarına (havalandırma, soğutma gibi) yönelik olabilir. Bu da nükleer sızıntı riskini azaltmak içindir.” Prof. Dr. Yücel de benzer şekilde, saldırıların hedefinde asıl olarak sistemin felç edilmesi amacı olduğunu düşünüyor: “Henüz herhangi bir nükleer malzeme vurulmamıştır. Bunun yerine bu tesislerin yardımcı sistemleri veya elektrik iletim hatları vurularak, tesisi çalışamaz ve felç etmeye yönelik stratejik bir savaş taktiği akla geliyor.” Sızıntı olup olmadığı nasıl anlaşılıyor? IAEA’nın hızla yaptığı açıklamalar, izleme sistemlerinin küresel düzeyde yaygınlığıyla açıklanıyor. Reyhancan, kurumun kullandığı teknolojiyi şöyle özetliyor: “Uydu görüntüleri, yerel ölçüm istasyonları, doğrudan iletişim ve CTBTO ağı kullanılır. Bu ağ; 170 sismik istasyon, 11 hidroakustik istasyon, 60 infrasound istasyonu ve 80 radyoizotop istasyonundan oluşur.” Yücel ise yerinde gözlem ihtimaline işaret ediyor: “UAEA’nın İran’da gözlemci uzmanları bulunması gerekir. Onlar, İranlı yetkililerle birlikte yerinde ölçüm yapabilirler. Radyoaktif sızıntı riski yok diye hızlıca açıklama yapılıyorsa, bunun anlamı henüz herhangi bir nükleer malzeme vurulmamıştır. Bunun yerine bu tesislerin yardımcı sistemleri veya elektrik iletim hatları vurularak, tesisi çalışamaz ve felç etmeye yönelik stratejik bir savaş taktiği akla geliyor” Tehlike tamamen geçti mi? Uzmanlara göre kısa vadede riskler kontrol altına alınmış olsa da, uzun vadeli etkiler ihtimal dışı değil. Yücel, özellikle UF6 gazının taşıdığı radyotoksik riske dikkat çekiyor: “Çernobil’de ve Fukuşima Nükleer kazalarında olduğu gibi ilk andaki ortaya çıkan radyonüklit envanteri (I-131, Cs-137, Cs-134, radyoaktif kseneon, kripton vb. çok sayıda fisyon ürünü) ve UF6 gazının engellenmesi mümkün değildir. Önce tesisin yakın çevresi olmak üzere, hava akımlarıyla ve özellikle rüzgarın etkisiyle toz zerrleri, aeorsolller, ve diğer havadaki parçacıklarla bu radyonüklitler taşınır. Toprağın altında bir enerji depolanması söz konusu olamaz, nihayetinde ortaya çıkar. Bu uzun vadeyede yayılırsa çıkar. Ancak buraların üzerine kalın beton atılarak bir mezar yapılrsa, o zaman yayınım şiddeti azaltılabilir.  Evet. Nükleer tesisteki radyoatif malzeme gerçekten vurulmuş ise, insan sağlığın ciddi bir “radyolojik tehdit” oluşturur. Akut etkilerden ziyadae zaman yayılacak olası somatik etkileri gözardı edilemez.” Reyhancan ise kısa ve orta vadede, eğer fiziksel bir sızıntı gerçekleşmemişse ya da oluşan sızıntı yerinde tespit edilip temizlenmişse, durum büyük ölçüde kontrol altına alınmış kabul edilebileceğini belirtiyor ve ekliyor: “Ancak toprağın altında gömülü radyoaktif maddeler varsa, bunların zamanla yeraltı sularına karışma ihtimali var. Bu da ileride kanser riski ya da çevresel bulaşma gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Uzun vadede ise risk tamamen ortadan kalkmış sayılmaz. Eğer radyoaktif materyaller yeterince yalıtılmamışsa (örneğin zırhlı kaplarla ya da doğal bariyerlerle korunmamışsa) bazı uzun ömürlü izotoplar yüzlerce yıl boyunca toprakta tehdit oluşturmaya devam edebilir. Çernobil örneğinde olduğu gibi, bu tür kalıntıların üzerine beton ve kurşun kaplamalar yapılmış olsa bile, sürekli izlenmeleri ve kontrol altında tutulmaları gerekiyor.” İki uzmana göre de, nükleer tesislerin bombalanması çok yüksek risk barındıran bir eylem. Bugün için “radyasyon sızıntısı yok” açıklamaları iç rahatlatıcı olsa da, sürecin dikkatle izlenmesi gerektiği görüşü hâkim.